18 Ağustos 2017 Cuma

Gökhan Yılmaz - Biraz Kuşlar, Azıcık Allah

Yılmaz'ın öyküleri sayısız parçanın bir araya getirilmesiyle, harflerin bir araya gelerek oluşturdukları anlamın arasına sızan öteki anlamlar ve akışlarla oluşmuştur. Harfler de akar durumdadır; yer değiştirirler, belirmezler yahut olmaları gereken yerde -yoruma açıktır bu- değildirler. Sargılı Öykü'sünde niyet belli edilir; kelimelerin yeri değiştirilerek cümleler tekrarlanır, öykünün kıymeti gözden geçirilir, isimlendirmelerle isme sahip olan nesneler arasındaki ilişkiler irdelenir. "Sosyal Baskı diye bir hocamız vardı, bu ödevi getirmeyeni geçirmem sınıftan, dedi." (s. 11) Yılmaz'ın dil zekası çok iyi, inanılmaz iyi, bu konuda hiperaktif olduğunu da söyleyebiliriz. Oyunlarının bazı bazı taca çıkmasını buna bağlıyorum, "yüksekslisans" başta yadırgatabilir ama diğer öykülerle yol yapınca belli izlekler açığa çıkıyor ve fraktal benzeri yapılar beliriyor, her bir ucun kendine ait bir boşluğu mevcut, yerli yerine oturuyor her şey. Müstakil öyküler olarak dergilerde okunmasındansa kitap halinde okunması bu açıdan daha iyi. Yılmaz da egosuna ithaf ettiği bu kitabın birkaç yerinde editörlere, öykülerini basmayanlara, öykülerini anlamayanlara usul usul giydiriyor. Makul, kendi dilini sürdürme çabası oldukça yorucu ve yer yer münakaşa gerektiriyor.


Ek: O kadar kaygan bir yüzey ki "capote'a, kurt vannegout'a" yazımlarının bilinçli yanlışlık sonucu olduğunu düşünüyorum, bahsi geçen diğer yazarlarda böyle hatalar olmamasına rağmen.

Gökhan Yılmaz, MSGSÜ Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu, yüksek lisansını da orada yapmış. Öğretmenlikle iştigal ediyor. Bundan sonrası biraz öznel. Üniversite adının değişmesi dışında -Marmara- bürokrasiyle ilişkimiz aynı boyutta. Sınıfta çocuklara anlattıkları ve anlatamadıkları, anlatamadıklarının bin parçalı kırık aynadan yansıyarak öykülerine dökülmesi o kadar tanıdık geldi ki ben de anlatamam. Hayır, yalnız bunun için sevmedim Yılmaz'ı. Baba, anne, kardeş, cinsellik, hepsi parça parça edilmiştir ve kimi öykülerde büyükçe, kimilerinde hiççe yer kaplar.

Sargılı Öykü: Biraz bahsettim. Devam. Anatomi ödevinde bebek yapmaktan bahsedilir, uygarlığımızın biricik başarısı bireyleri bu döngüye sokmak ve girmeyenleri dışlamaktır. Ailede başlar, ders kitaplarıyla sürer, yıllar geçtikçe güçlenir. Parçalı bulutlu ailenin başarısızlığı gözler önündedir oysa, neden ısrar edilir? Baba iyi değildir, anne kendi halinde kendi trajedisini yaşar ve zamanı gelince iki koldan girerler, "Haydi," derler, "bizim dediğimizi yap ama yaptığımızı yapma." Tamam. Çocuklar son derece bilimsel yapıldı, çeşitli pozisyonlar denendi ve dipnot düşüldü. Arkadaş aradı, taktikler verildi. Yazar öldü, kalem açılamaz hale geldi.

Bebekrizantem: Bir bebeğin/kardeşin/babanın/annenin yitirilişiyle ilgilidir. Ziyarete gelenlerin terlikleri üzerinden annenin gözünde öylece yatan bebeğin/babanın sökülüp alınması isteği yansır, annenin bunalımlarıyla babanın gölgeliği birbirine girer, ragtime cümleler kesintili bir sağanağı anlatır. Acı.

Aciz Memuru: Babanın acziyeti memurları peşe takar. Yeni alınan arabalar gıcır, kıymetli alkoller mermer yüzeyli, aile kaçak. Para? Öğretmen olan oğul her gece başka bir yerde uyurken, babanın güçsüzlüğü ardında ikamet değiştirirken, çocukluğunu maddi bir saklambacın kıskacında geçirirken büyüyemezse, sınıfta çocukluğunu hatırlarsa, çocukluğu onu hiç bırakmadıysa ve sınıfındaki yüzlerde kendi çocuk yüzünü görürse... Ödev: İyi birer anne baba olun. Okul bunu öğretirse onca derse gerek kalmaz, çocukların sayısal, sözel, ne kadar zekası varsa abluka altına alınmaz. Aslı budur; babaya duyulanın tekrar yazdırdığı bir öykü, bu kez başka bir anın kaçışı. Memurlardan. "Öksürüğüme haciz koyacaklar diye, salamıyordum boğazımdaki karıncaları." (s. 32)

Hava Dumuru: "İşaret parmağını kıvırarak tokmak yapmak" şans eseri başka bir kitapta, bu kitabın çok uzak olmayan evvelinde de vardı. Yılmaz bunu almış mıdır, yaratmış mıdır, bilemiyorum ama bunu yaratması zor değil, güzel bir tesadüf deyip geçiyorum.

Anadolu'ya bir ziyaret, kasaba. İnsanların orada nasıl yaşadığına, neler yaptığına dair, tanıdıkların yeni yaşamlarına duyulan üzüntüye binaen, fabrikanın can verdiği bir kentin kırılganlığına, şahsen.

Dolu öykü. Vas'at O. Dener'in öyküleri kabul edilmez, editörden döner. Başka bir öyküde kadınlar ölçü doğururlar, çocukları içine koyarlar, akraba ziyaretlerinde eksiğini fazlasını tartışırlar. Başka bir öyküde Abdullah Hoca görülür, Uçman'dır muhtemelen. Tanpınar Kanonu kendisine müteşekkirdir, bir de kuş avcıları. Başkada romancı değil, öykücüdür anlatıcı, öyküye yeter nefesi zira böylesi akarlık romana sığacak gibi değildir. Ölümün renginin mavi olduğu da okulda öğretilmez, hemşirelere ve edebiyatçı(?)lara, oysa Melih Cevdet bunu dört dizeyle öğretir, hem de okulsuz, hem de şenlikli.

"İşbu kitap" diye biter, sınıf defterlerinin ardı ve bizim ortaokuldaki Abuzer Hoca'nın defterimizin her bir sayfasına numara yazdırarak sona not düşürdüğü. Bütün edebiyat ödüllerini toplayıp hiçbirine katılmaması, son. Kitabı kapamadık, arka kapak öndekilere kendi imkanlarıyla, kitabı bir arada tutan yapışkanın, kağıdın, boyanın, mürekkebin çekimine kapılarak.

Gökhan Yılmaz zorluyor. E'siz Potkal'la birlikte kargaşa yaratmada bir numaraya koyuyorum, anlatım biçimiyle herhangi bir numaraya koymuyorum, ayıptır. Geleneksel anlatıyı seven okurlar için işkenceden başka bir şey olmayacaktır, bir tık daha öndeyseniz deneyin. Karnaval.

17 Ağustos 2017 Perşembe

Hüseyin Peker - Yazıcı ya da Bir Yol Romanı

Aylar önce okuduğum kitapların birikintisinden bir tane çekiyorum. Duygusu uyanıyor. Hatırlayabildiğim kadarıdır.

Peker'in yol romanında masalar değişmiyor. Biraların köpükleri, rakıların mermer yüzeyi, olasılıklardan çekip çıkarılmış insanlar ve hikâyeler hep aynı coşkunun izini taşıyor. Epigrafta Nihat Behram'ın tezcan tarafından ayartılmakla ilgili güzel bir sözü var, yolculuklar ve olağanın inceliklerle ortaya çıkarılmış görülmez renkleri bu yeni özleminin adımlarıdır. Bir şeyler olabilir, yeter ki olabilirliğe açık yaşansın. Rendelenmiş havuçların, kereviz yemeğinin, oral hadiselerin akarlığı bu devinimin yansımaları, şehirler de öyle.

Üç bölümdür, ilk ikisinin adları şehirlerden gelir, üçüncüsü 2020'yle bağlantılıdır. İlki yaykın.

Sofranın üzerinden atlama dalında gümüş madalya sahibi anlatıcı, eşini ve çoluk çocuğu masada bırakarak, masaya döktüğü birayı başka her şeyden daha çok anarak bir meyhaneye mi girer, artık nereye girer o kendi bileceği iş. Öyküden çok şiire ilişmesi de kendi bileceği iş, muhasebesini yapıyor ve masadan atlama olayını üçüncüde anlatabiliyor, buradan kendini anlatma/kurma ihtiyacı duyduğunu çıkarırsam kabahat benimdir. Sonrasında anlatıcıya bir kimlik gerekli olduğunu söylüyor ve neden düzyazıya ihtiyacı olduğunu da. Şiire sığmayacak meseleler. Bir biranın yere yaklaşım sesi, masa örtüsünde dağılış sesi, sesler az. Görülebilir coşku; kendi kendine bir haklılık kurma çabası bu heyecanda mevcut. Ayrıntılar neyse, apartmanlar ve aile ve iş ve tekrar, tekrar, tekrar edenler nesnelerin yansılarını biçimler. Şeyler -değişmesiz- öyleyse eğer, yaşamı kuşatan her şeye bir kulp, imgelerle dolu. Okur anlayabilir, yalnızlık paylaşmaya kapalı olsa da vitrindedir. Anlatıcı da okurla buluştuğunu düşünür, sever de okurunu. Penceresinde bir çiçek yetiştiriyordur, görülmek ister.

Oğul, kız, eş, Hasta, boşluklar dolar. Şablonları sıkıdır, iteklemeyle değişecek gibi değildir. Sabit ilişkiler. Kaya gibi. Kayanın yanından geçilir, otobüs ilerler. İnsanlar yeni. Anlatıcı sormak ister, Barthes veya Batur? İzmir? Yeni bir şey? Polat yenidir, yoksul bir genç. Kendi kendini yetiştirmiş, iki de çocuğu var ve sıkıntısı yaşamın sürmesiyle bir. Mezarlıkta alemler, sinemalar, sonra Polat yeni arkadaşlar edinir, anlatıcı edinemez. Dışarıda kalır. Yüksünmez, Polat'a iş bulur ama Polat anlatıcının yanından ayrılmak bilmez. Kasabalılar duruma illet olur, bizimki izni aldığı gibi doğruca Ankara'ya. Kasabalıların bu tedirginliği Camus, Sartre, Bukowski okumamalarına bağlanır. Kendileri çok okumuşlardır, diyalogları kendi görünüşlerinden ve gördüklerinden fazlasını söylemez, bir tek kasabalılara değer.

Ankara'daki arkadaşlar... Eleştirmen Eser'in antikacı dükkanında yeni isimler sayılır. Eleştirmen Eser, acaba kim? Yaşar Miraç ve Mehmet Taner'le kahvede oturulan zaman peştedir, hatırlanır. Ankara dar gelir, gitme vakti de gelir, sıkıntı zaten gelir.

karkın, ikinci bölüm. Eve dönüş. Evde yeni bir şey yok, sürdürülebilir olmaktan çıkmış. "Evimize bir yenilik getiremezdik. Bunun olanağı yoktu. Geç kalmıştık." (s. 49) Eş ayrı bir dünyayı büyüyor. Anlatıcıya benzemeye hiç çalışmamış, paylaşılanlar ortada kalmış, kendilerine bir pay almamışlar. Her şey yerine oturmuş, kıpırdamaya dirençli. Yaşam bir nokta, zaman akıp gidiyor ama noktanın ötesinde aralarındaki hiçbir şey ilerlemiyor. Çakılı kazık. Sözcükler ilerliyor. "Dünyayı benim dünyam değilmiş gibi anlattım hep. Bir uzak perdeden gün batımına karışan çizgi-bulut muyum ben? Hayır. İğreti bir su kuşu mu? Konuşmayı sevmeyen. Dünya bana ters mi geliyor? Alışamadığım bir şey var dünyanın kuruluş düzeninde. Uyum sağlayamadığım bir şey." (s. 49) Her şey oluruna varır ama olur kabul edilecek gibi değil. Evlilik anlatılır, 18-23 arası o kutsal saatler ve yorgunluklar ve anlaşmazlıklar ve akrabalar ve bir kadını/erkeği özlemenin sessizliği ve... "Evleniniz... Evleniniz insanlar. Bir ağaç kabuğu gibi sertleşebilmek için. Bir akarsu halinde dünyaya akmanın, her türlü yolunu tıkayıp; baraj örneği dolarak, sonra birikmiş içinizi yavaş yavaş harcayabilmek adına." (s. 51) Tam da bundan korkuyorum. Kundera'nın Ölümsüzlük'ünü okudum da yazamadım, elim bir türlü gidememişti, bir katl olacaktı. Anlatıcı kısaca değiniyor, sanatçıların yaşamları da bir sanat eseri olduğuna göre evliliğinin, sevgisinin çürümesini anlatsa eserin yorumlanışıdır. Anlatır.

Ali ve Hasta, üçüncü bölüm, bunlara nefesim yetmedi. Aldığım onca notun yarısı sayfalarda kalsın, siz Peker'i mutlaka okuyun.

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Diane Broeckhoven - Bay Jules ile Bir Gün

Hep aynı örneği veriyorum ama alışkanlığın ölümü yenebildiği daha iyi bir örnek bilmiyorum; Saki'nin Lady Anne Susuyor'u. Yaşam sürüyor ve söylenecekler söyleniyor, cevaba lüzum yok. Bir insanın diğerine etkisizliği sessizlik dolu yaşamın ta kendisi olmuşsa dilin herhangi bir işlevi kalmıyor, varlık bir başına ileti vazifesi görüyor ve ötesi istenmiyor, her şey olduğu gibi kalıyor.

Alışkanlıklardan, bir başkasıyla kurulu düzenden uzak durulabilir mi? Vadeli planların, gündelik yaşamın ele geçirilmesi kişiyi tutsak eder, diğerinden kurtuluş mümkün değildir, tabii bunun her an istenmesi ve elde edilememesi delirticidir ama... İnsan bunun için mücadele etmesine gerek kalmayacağı, en makul kişiyi seçiyor sanırım. Birini olduğu gibi kabul ederken -etmemiz gerekirken- özgürlüğünü de kabul ediyoruz ve sadakatle, kendini sakınımla çatışmayı başlatmış oluyoruz. Sevgi varsa bunları tartışmak yersiz ama sevgi tavsar. İlişkiler korkunç bir şekilde bağlayıcıdır; sadakatsizliğe ve sırlara, konuşulamayacak olanlara yol açar. Acıtan budur; sevgi olmadan böyle facialarla karşılaşmak mümkün değildir.

Alice'in kahve kokusuyla uyanması günü başlatır ama her gün gibi bir gün olmayacaktır bu. Şeyde geçiyordu, Locke'ta önemli bir mevzudan sonra Hardy abinin eşi, "Bu ev bana tanıdık gelmiyor artık," gibi bir şey der, yıllardır yaşadığı evdir tanımadığı. Eşi ve çocuklarıyla 15 yıldır mutlulukla yaşadığı ev yabancıdır, çocuklar yabancıdır, eş yabancıdır ve yabancılarla her şey konuşulabilir. Alice'in eşi Jules'le konuşmasının yabancılarla kurulan diyaloğun rahatlığını taşıdığını söylemek mümkün. Elli yılı devirmişlerdir belki, ömürlük bir serüven. Elli yıl boyunca belli bir yaşam; çocuklar, geziler, yitirilenler, gündelik düşüncelerin sıradanlığı, sıradanlıktan kurtaran ve birbirlerini sevmelerini sağlayan detaylar, dolu dolu. Konuşulanlar bunlardır, öyleyse bu metni ilginç kılan nedir? Diyaloğun başka bir bağlama taşınmış olması, elli yıl boyunca bir kez olsun konuşulmamış şeylerin açığa çıkması, bir tarafın hiçbir zaman cevap veremeyecek olması, diğer tarafın sözcüklerinin moraran parmaklara, heykelleşmiş başa, düzenin sürmesinin garantilerinden biri olan gözlerin kapaklarına çarpıp geri dönmesi, kısacası Alice'in her zamanki günlerden birine uyanıp Jules'le hiç olmadığı kadar açık konuşabilmesi. Üşümemesi için üzerine battaniye örtülen adama duyulan aşkla kalp kırıklıklarının yarattığı öfke iç içedir, hepsinin üzerinde değişen bir yaşamın ilk günü sürer.

Yatak soğumamış, tenin sıcaklığı çarşaflara sinmiş. Kahve hazır, günü her zamanki gibi sürdürmenin bir zararı yok. Alice, geride kalan, ölümün karşısında yüzeysel bir şey söylemenin rahatlığını hissediyor ve devam ediyor, sadece devam ediyor. Kocasından arta kalan bir kabuk; sesini sonuna kadar yitirmiş, bakışlarını kimsenin göremeyeceği bir yere dikmiş bir beden. Romantik ölümün keyif verdiği düşünülebilir, Alice anı uzatmak ister, uzatır. Çocuklar aranabilir, doktor çağrılabilir, yapılacak onca şey var ama hepsi bekleyebilir.

Battaniye kayıp düştü, Jules'ün gözleri kıpırdar gibi oldu, mutfaktaki dağınıklık için söyleyeceği söz işitildi. Ölümü kabullenmek yaşamın sürdüğüne inanmaktan daha zor. Birilerine haber verilse bir saat içinde varlığı sonsuza dek yok olacak, yıkım o andan sonra gelecek ve Alice buna henüz hazır değil. Üldes'in zafiyetli kitabında benzerlerin farklılığı gibi bir konu vardı, kişi kendini bile farklı biri olarak görebiliyor ve insanları kendisi olduğuna inandıramıyor. Mümkün. Buzzati veya Hašek, ikisinden biri, ünlü bir sokak sanatçısını taklit eden yetenekli bir oyuncunun oradan geçen gerçek sanatçıyı taklitmiş gibi göstererek yuhalattığını anlatır bir öyküde. Tanıdığımız, bildiğimiz kişi gerçekte bir yabancıdır, hiçbir şey bunu değiştirmez, bütün istencimize rağmen kendimizden başka birini bilmek -gerçi bu konuda da şüpheliyim- mümkün değildir. Ölü adam Alice'in hem eşidir, hem değildir bu durumda. Ne ki Alice eşini tamamen bildiğini düşündüğü için söyleyemediklerini biriktirmiştir ve hesabın kapatılacağı gün gelmiştir. Hazin.

Komşunun otistik çocuğu her günkü gibi aynı saatte satranç oynamaya gelir ve adamın ölü olduğunu fark eder, sonra bir sebepten geceyi orada geçirmek zorunda kalır. Otomat gibidir; benzer davranışların tekrarı belli bir rutini, evliliğin döngülerini simgeler. Alice çocukla birlikte yemek yapar, oyun oynar ve çocuğu yatırır. İyi geceler temennisine cevap alamaz, döngüden çıkmak mümkün değildir. Kocasının aynılığı başka bir biçimde çocukla birlikte sürer, yeni bir güne uyanıldığı noktada anlatı da sonlanır.

Söylenenler demiştim, Alice'in yıllardır içinde tuttukları... Jules'ün aldatması acı verici olduğu kadar üstesinden gelinebilecek bir şeydir, büyük bir şans eseri mevzuyu çözen Alice, adamla kadının buluşmasını da Jules'ün amatörce söylediği yalanı yakalayarak engeller; kadının eşine telefon eder ve durumu bildirir. Bir daha görüşemezler, Jules üzüntüden ilk ve son kez çocuğuna haksızlık yapar ve unutur, her şey eski haline dönmüştür. Alice affedebilir, bildiği döngü bilmediği yaşamdan iyidir. Bir diğer mevzu da düşürdüğü çocuk. Bir daha hiç bahsi geçmez ama Jules'ün belli belirsiz sebep olduğu bir hadisedir, o da bir sır olarak ikisinin arasında kalır. Ruhu kemirdiği taraflardan biri ölünce ortaya çıkabilmiştir.

Bu uzun öykü söylenemeyenlerin özgürleşmesi ve ölümün ötelenebilirliği üzerinedir, hatta sırlar yaşadığı müddetçe sırrı tutanların kolay kolay ölmeyeceği fikrini taşır. Bir taraf, sebep olduğu yükten haberdar olmasa bile yaşam böyle işler

Raymond Radiguet - İçimizdeki Şeytan

Sinemaya uyarlanmış, üç kez. Makul; klasiklerin her on yılda bir tekrar okunması gerektiğini söylerler, bu roman da tekrar tekrar filmleştirilebilir.

Radiguet'nin ölüm döşeğinde Cocteau'ya söylediği renk uçuşması anlaşılabilir; kendisi yirmi yaşında hayata veda etmiştir ve renk kovalayacağı zamanı ardında bırakmıştır. Coşkuyla doludur; Apollinaire'ye bir başyapıt yazamamış olmanın sıkıntısıyla dert yanar. Sözlükten apardım bunları, çaktırmayın. Bu romanı onlu yaşlarının sonunda yazmıştır, yaşadığı gibidir muhtemelen, otobiyografik öğeler ağırlıktadır. Savaşın hemen öncesinde onlu yaşlarının başındadır ve dört yıllık bir tatilin nasıl doldurulabileceğinden bihaberdir. Sınırsız bir özgürlükle ne yapılacağını bilmek, o özgürlük harcandıktan sonra belli olur. Eh, bizim çocuk da gönül işlerine meyleder. "Ben hiç hayalci biri olmadım. Benden daha naif olanlara hayal gibi gelen şey bana, bir kedinin cam fanus içinde duran peyniri gerçek bulması kadar gerçek gelirdi. Ama cam yine de vardır." (s. 5) Hayal kurmaz, eyleme geçer ve yaşayarak görür. Cam varsa da kırılabilir, acısı çekilerek.

Elde etmek, itmek ve itilmek, kıskançlık, aşk, sevgi, aitlik ve aidiyet üzerinedir. Bir açıdan Baştan Çıkarıcının Günlüğü'ne benzer ama ondan bir adım öteye gider, elde etmenin ötesinde neler olduğunu irdeler. Şeytanlıkla pek de bir ilgisi yoktur; duyguların ve merakın peşinden gitmek esas mevzudur. Kurgusal bir ilişkinin her bir adımı ihtiyatla, üzerinde yüz kez düşünülerek atılır, duygularla pek bir ilgisi olmadığı söylenebilir ama tutkunun zincirleri alenen ortadadır.

Anlatıcımız ergenliğinin baharında bir gençtir, okula pek ilgi duymaz ama annesiyle babasını güzelce idare ederek eğitimini sürdürür. Dayak yediği için çatıya çıkıp kendini atmaya karar veren bir kadını izlerken babası annesine kimsenin onun kadar duygusuz olamayacağını söyler ama çocuğun dünyaya şiirmiş gibi bakma huyunu bilmez, bu olay çocuğa savaşın yaratacağı sefaleti imgeler yoluyla aktarır. Top sesleri işitilir, Almanlar çok yakındadır. Ölüme çıkan boş bir uzam. Dost Réne ve kızlarla yakınlaşmalar, bombaların gürültüsünü perdeleyen uğraşlara dönüşür.

Marthe ortaya çıktıktan sonra oyunlar başlar. Kız bir askerle nişanlıdır, adam cepheye gidene kadar pek az vakit geçirebilirler ama bu vakitlerde de anlatıcının taktikleri, kişiliğinin belirsiz noktaları ortaya çıkmaya başlar. Anlatıcı yalanlara başvurur, aralarında sırların doğmasını sağlar ve bunu kızın üzerinde egemenlik kurma düşlerine bağlar. Ailesi ve dostu giderek uzaklaşırken Marthe yakınlaşmıştır; birlikte eşya seçmeye giderler. Gencimiz kendi zevkini kızın zevkiymiş gibi düşündürür, bu da bir zaferdir. 19 yaşında bir kız, nişanlısıyla yaşayacağı ev için bir başkasıyla eşya bakmaya gidiyor ve onun fikirlerine göre hareket ediyor. Bizimki 16 yaşında, kızın Baudelaire okumasına ve özgürlüğüne ortak olmasına bayılıyor. Kendi özgürlüğünü keşfetmesi ve onu kızdan sakınması da kendi ruhunu yücelten bir şey, bencilliğinin bir derecesi.

Kızı sevmiyor ve sevmediği halde yakınlaşmaları sevdiğini gösteriyor. Aşık değil ama kızın nişanlısıyla geçirdiği zamanlar kıskançlıktan kıvranmasına yol açıyor, aslında aşık. Kendini keşfederken kızın ona sunduğu aynanın berraklığına hayran kalıyor ve kimseyi umursamayana kadar ilerletiyorlar işi. Kızın evinde sevişmeleri, komşular tarafından dışlanmaları, gencin annesiyle babasının umursamaz ve sinirli tavırları birbirine ekleniyor. Kız, çocuk için çok yaşlı olduğunu ve gitmesi gerektiğini söylüyor ama kopamıyorlar; kızın aşkı oldukça derin, herkese rest çekebilecek ölçüde. Nişanlının cepheden gelen mektupları pek bir şey ifade etmiyor, anlatıcı mektupların yakılmasını önlediği ve kızın mektupları okumasını sağladığı için erdemli bir adammış gibi hissediyor kendini, bu tür yanılsamalara ihtiyacı var. Kendini adamın yerine koyup kızın kendisini aldattığı düşüncesine katlanamıyor ama kopmayı düşünmüyor. Her şeyi ölümüne kıskandığı bu adama borçlu, o olmasaydı bu ilişki de doğmayacağı için hiçbir şeyden sorumluluk duymuyor. Hamilelik örneğin; kız hamile kalıyor ve doğurmak istiyor, bu yüzden ortalıktan kayboluyor. Tansiyonu giderek yükselen bir ilişki için hem bir ara, hem de ayrılığın acısının çekileceği en duyarlı zaman. "Kuşkusuz ki aşkımız, birbirimize acı çektirmekten hoşlandığımız çağındaydı, bunlar aşkın tutkuya dönüştüğünün kanıtıydı." (s. 55) Birbirlerine acı çektirirler ve hiçbir şey açıklamazlar. Sahte bir anlayış, berraklık her şeyin ortada olduğunu düşündürür. Geçicilik duygusu hiçbir şeyin üzerinde durmamayı sağlar, anın ötesi mühim değildir. Birbirlerine iyice benzedikleri zaman anlatıcı memnundur çünkü kendisinden bir tane daha üretebilmiştir. Mutsuzdur, başarıya ulaştığı noktada canı sıkılır.

İzin zamanında kadının nişanlısıyla seviştiğini ve nişanlının çocuğun kendinden olduğunu düşündüğünü öğrendiği zaman ihanete uğramış gibi hisseder, kadın bunları ondan gizlemiştir. Burjuva ahlakı sadece bu noktada ele alınır; yalan içinde yalan olduğu zaman yoldan çıkılır, başka türlü değil. Dönemin toplumsal çarpıklığı da böylece iğnelenmiş olur.

Tutkunun erdemi silmesi bir yana, kaos anlarının yarattığı saf yaşamla verilen mücadele de oldukça ilgi çekici. Radiguet'nin daha uzun yaşamış olmasını diliyor okur. Ben diledim, sizi bilemem. Siz de dilersiniz bence.

11 Ağustos 2017 Cuma

William Butler Yeats - Kelt Şafağı

Pagan inanışlar haçın gölgesine sıkıştırıldı. Bir nevi asimilasyon; inançların kimliği zorla değiştirildi. Yetmedi, kıyıma bir de makineleşme eklendi. Sihre dişliler eklenince metalik gürültü perilerin şarkılarını yok etti. Merlyn'i okumuştum, Kelt mitlerini günümüzde canlı tutabilen birileri var ve kaybolmuş bir dünyanın ritüellerini aktarıyorlar. Mevzu sezgisel olarak sürüyor, daha az inanılır bir biçimde.

Pagan inanış hoş olmadı, orada gerçek dediğimiz şeyin dışında yer alan bir dünya vardı ve kayboldu. Yeats bu kaybın yasını tutuyor ve aktarabildiği kadarını aktarmaya çalışıyor, gerçekle kurgunun en güzel kesişimi olan masal yoluyla.

Yeats'in zamanında medyumluk, paranormal olayların izini sürmek falan çok meşhurdu, kendisi de böyle ortamlarda sıkça bulunmuş. Görünenin ötesinde bir şeylerin olduğunu gençliğinde daha sık düşünmüştür. İrlanda'nın zengin mitolojisi çocuklar için bir hazine değerindedir, hele Yeats gibi duyarlı insanlar için başlı başına bir evrendir diye düşünüyorum. Çevirmen Ali Karabayram'ın ön sözü çok hoş: "Bu yalnız İrlandalı, söylencenin ıssız adasında, kuzeyli sagalardan malt ve kaçak buğday yüklü ran geleneğine kadar tüm hayalet-ozanların sesini yankılıyor." (s. 7) Bir de şu: "İflah olmaz düşçüler, şeytan çıkarmaya uğraşan modern toplumun karabasanı olmayı sürdürüyor." (s. 8) Zaman akıp gidiyor, belleğin de aynı şekilde sürmesi insanoğlunun tek tesellisi.

Yeats umutlu, kaybolup gitmesine razı olmadığı varlıkların sanat yoluyla yaşamlarını sürdürmelerini sağladığı gibi başkalarının da bu çabayı sürdüreceği umudunu taşıyor. Ölmesine iki insanlık mesafesi kalmış bir dili konuşuyor, muhatabı shamrock özlemi çekebilen okurlar ve yazarlar ve düşçüler ve diğerleri. İrlanda'ya gitmek dışında bir hayalim yok sanırım, onun dışında Kelt-Druid kardeşlerle alakalı bulabildiğim her şeyi okudum, araştırdım. Yetmez, yaşamak isterim. Heroes of Might and Magic III oynarken daha iyileri olmasına rağmen Rampart'tan başka bir şey seçmezdim. Yeats iyi bir şey yapmadı kısacası, aklıma karpuz kabuğu düşürdü. Dost'tan çıkan Keltler'i okumanızı da şiddetle tavsiye ettikten sonra mevzuya dönebiliriz.

Bir Masal Anlatıcısı: Masallar Paddy Flynn isminde bir peri yurdu sakini tarafından anlatılmış, ihtiyar bir adam olan Flynn sağlığının bozuk olmasına rağmen umudunu kaybetmemiş ve bilinenin dışındaki yaşamı unutmamayı başarmış, coğrafyanın da etkisi var tabii. Yazının varlığı bu umudun aktarılmasını sağlar, anlatıcı için yazın simgeler ve umulanlar yoluyla ruh durumlarını dile getirmektir, öyle ruh durumları vardır ki periler diyarında yankısını bulmadıkça, kayaların yüreği insan ruhuyla dolmadıkça, söz gelişi kayadan kurtulamayan bir kılıç düşlenmedikçe dile gelmeyecektir. Masal budur; insanın doğadan kopuşunu telafi etmek.

İnanç ve İnançsızlık: Periler tarafından kaçırılan bir kızı kurtarmak için otlar yakılır, kız ortaya çıkar ve kasabasında kimlerin kısa bir süre içinde öleceğini söyler. Perilere kötü davranılmıştır, cezalandırılmak kaçınılmazdır. Masallara yaklaşım biçimi sunar aslında bu öykü. "Her şey söylenip bittiğinde, kendi mantıksızlığımızın bir başkasının gerçeğinden daha iyi olabildiğini nasıl olur da anlamayız?" (s. 20)

Hayalci: Ulaşılamayana şiirle ilişme çabası. Genç bir adam şiirlerini getirir. "Sazların arasında uğuldayan rüzgârların yabanıl müziğiyle şiirleri bana Kelt hüznünün ve dünyanın hiç tanık olmadığı bitimsiz şeylere duyulan Kelt özleminin en derin tonu gibi geldi." (s. 23) Druid büyülerinde ejderlerin doğuşu, beyaz ışıkların kadim varlıkları canlandırması gibi işler vardır, hepsi Altın Çağ'dan bir parçanın güne getirilmesini amaçlar. Geçmişin silik anılarından doğan mutluluk, onlara bir daha erişilemeyeceğinin üzüntüsüyle buruklaşır. Hayalci bu kaybın acısını şiirlerine sızdırmaktan başka bir de sonraki yaşamını düşünür, belki o zaman döngü tamamlanır ve saf, bitimsiz çağa ulaşabilir. Bu sebepledir ki yaprak verip çiçeğe durmanın sırası olmadığını söyler, ruhsal bir kaybın acısını çeken herkesle kucaklaşır.

'Toz Bürümüştü Helen'in Gözünü': Hayalcinin çok yaşamayacağı anlatılır. Güzelliklerin kelimelere dökülmesinin kötü yanı, o güzelliğin harflerle anlatılabildiği kadar anlatılmasıdır. Geri kalanı yok olmaya mahkumdur, şairin istenci tam bir karşılık yaratamaz ve dile getirilemeyecek olan hakkında susulmadığı için şair de onunla birlikte ölür, kaybolur. Bir açıdan parıltının belli bir bölümünü olsa dahi yakalayabilmek için yaşamından geçer.

Çok masal var, üçünü aldım. Çeviri başarılı ama iyi bir düzelti aşamasından geçmediği için can sıkıcı hatalarla karşılaşılabiliyor.

Ormanlar, periler, söylenceler, nefis bir Kelt anlatısı. Şehrin kaosundan kurtulmak, Kelt alemini tanımak isteyenler için.

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Jaroslav Hašek - Köpek Suratlı Maymun

Birinin biri hakkında söylediği şeyi ilk kez Hašek mi başarmıştır acaba, başlı başına bir antoloji olmayı? Biyografisinde 1500'e yakın kısa öykü yazdığından bahsedilir ama farklı mahlaslar öyküleri dağıtmış, olmayan kişilerden olan öyküler bir türlü toparlanamamıştır. Hašek de toparlanamamıştır; pek çok işe girip çıkmış, esir düşmüş, vatan haini olarak damgalanmış, tüberkülozdan ölmüştür. Öykülerinde çingeneler, hırsızlar, hanutçular, sinyalciler, toplumun dibinden tipler yer alır. Mizahı karadır, kendisini öykülerin bir yerine iliştirir. O hengamede görebilirseniz. Yüzyılın, karmaşanın doğuşunu anlatır Hašek, yakınındakiler haricinde insanlar ve kentler tekinsizdir ama ironi vasıtasıyla çözülmüşlerdir, tehlike iğnelendiği zaman hava kaçırır, küçülür.

Köpek Suratlı Maymun: Juli bir köpek suratlı maymundur. Gösteri peygamberi olarak salona salındığı zaman izleyicilerin üzerine atlar, tırmalar, çeker, ısırır, tuzu kuruları çil yavrusu gibi dağıtır. Sahibi tarafından anlatıcımıza satıldıktan sonra yaramazlık yapmaya devam eder, yaşadığı evi yakmak gibi. Anlatıcı için Juli'ye duyduğu sevgi yanan evinden daha büyüktür, üstelik hayvan kendisine hediyeler de sunar; ev yanarken izleyicilerin birinden aşırdığı saat mesela. Bir de etek var ama o şehre armağan edilmiştir; yeni evin hizmetçisi Fanny'nin eteğini aşırıp telgraf direğine asan Juli'nin eğlence anlayışı pek gelişmiştir. Akıllıdır da; satılacağını anladığı sırada bisiklete atlayıp kaçar. Başka, evi boydan boya sular, bir de Morgue Sokağı'nın bir benzerini Prag'a getirip ele geçirdiği silahla saldırı düzenler. Yırtar, başkasının kellesi tehlikeye girer ama o da yırtar. Hasılı bir garip hayvandır bu Juli, sevilir. Öyküdeki insanlar Juli'nin yanında parıltısızdır. Mucize yaratma yetileri ketli olduğu için. Öylesi sıkıcı bir yerde Juli'nin kendisi mucizedir tabii.

Turist Rehberi: Hašek'in rehber anlatırken Neuburg sokaklarında gezintiye çıkardığı bir öykü, nefis. Gezginimiz, Bay Jogelli Klopter'i tutmak ister ama koca göbekli adamın ücretin yanında yeme-içme masraflarını da talep etmesi sıkıntı yaratacak gibidir, yaratır. Onun dışında asıl problem, rehberin düşman şehirli başka bir rehberi arayıp kafasını gözünü kırma isteğidir. Şehri gezerlerken anlatıcımızın rehberi fişteklemesiyle işler kızışır, rehberimiz düşman gezgini bizim gezgine bırakır ve herife girişmesini söyler. Sonuçta gezginler kavga yerinden ayrılır ve birlikte yürürler ama bizimki diğerinden çoktan kıllanmıştır. Kolaylıkla manipüle olabiliriz, ruhumuz duymaz.

Arkadaşım Hanuşka: Hanuşka mavi gözlü, kesinlikle kötü biri olamaz. Anlatıcı bir polisin kafasının yarılmasına sebep olduktan sonra hapse girip bu kibar, kibar olduğu kadar ince, ince olduğu kadar suç makinesi arkadaşla tanışır. Hanuşka yastığını bizimkine verir, o yastıksız uyumaya alışkındır ama bilgili kafaların içindeki düşüncelerin ezilip kırışmasını istemez. Yoksullara yardım eder, bizimkini hapse girmekten kurtarıp kendi girer falan, hapishane manzaraları içinde bir incelik timsali.

Bay Cetliçka'nın Oy Kullanışı: Cepçi Cetliçka, hadiseler sonucu üç farklı isme kavuşur ve belediye seçimlerinde tekrar tekrar oy kullanır. Bir demokrasi şöleni adeta, ileri demokraside demokrasi o kadar ileridir ki gözden kaybolur.

Hırsız Şeyba'nın Seferi: Şeyba kardeşimiz üzerinden adalet sistemi, yargıçlar, savcılar bir temiz kalaylanır. Kanun adamlarının eşleri, Şeyba'yı karanlıkta bu kanun adamlarına benzetirler ve sövüp sayarlar, o arada yedikleri naneleri öğreniriz. Ne güzel.

Hırsız Şeyba'nın İsyanı: Hapiste Şeyba'ya dini tören hedesi okutulmaktadır, fazladan bir börek alan Şeyba için her şey yolunda giderken gardiyan sağ olsun, tekere çomak sokar ve börekten eder. Şeyba kardeşimiz kararlılığıyla din adamı dahil herkesi dize getirir, böreğine kavuşur. Tanrı ve hak üzerinedir. Tanrı'nın böreği, insanın böreği, hak böreği, emek böreği.

Kandırış: Hakim, serserinin aşığına bu işlerden uzak durmasını, işe girmesini, Tanrı'nın çalışanları sevdiğini söyler, uzatır da uzatır. Kızımızın hakimden isteği, serseri hapisten çıkana kadar yanında kalmak olur. Kısa.

Üç öykü daha. Poser kitapseverler, yeşil diyarların köylüleri, tekmili birden.

Keyifli öyküler.

8 Ağustos 2017 Salı

Jorge Luis Borges & Adolfo Bioy Casares - Olağanüstü Masallar

Kabus. Borges'in kabusları, uykusuzluk durumlarının uzantısıdır. Olması gerekenin bir türlü olamaması, başka türlü olması, olma türlerine açıklığı anlamımıza bürüttüğümüz dünyayı teşkil eder. Zaman bükülür, kendine veya bir diğerine eklenir ve döngüler oluşur, minik veya devasa. O kadar devasa olur ki sonu yoktur, sonunun olmasının bir önemi de yoktur. Sonsuzlukta geleceğin anısı ve geçmişteki umut birdir. "Bu antoloji bir ana metaforlar, retrospektif kehanetler (Borges'in 'kehanet bellek'i'), olumlu ve olumsuz anıştırmalar antolojisidir de. Çevrimsel bir şekilde birbirlerini kopyalarlar, daha önce aynı şekilde kopyalanmışlardır ve Borges ile Bioy okumalarında onlarla coşkunluk içinde karşılaşıp -burada ve eserlerinde- onları bizim için yinelerler." (s. 6) Yinelemeler farklı masalların içine yerleşir, olan olana dönüşür ve ölümden kurtulunur, tekrarlanan bir şey nasıl ölebilir ki? Ön sözü yazan Anthony Kerrigan, bize bırakılan zaman olduğumuzu söyler, geçmiş ve gelecekle birlikte. Augustinusçu bir şimdilik hali. Şimdinin çeşitlemeleri bir şekilde kayboluş veya ölümle noktalanıyor, şu anın geçip gitmesinin ağıtını mı simgeler, metafor mudur? Waking Life'ı izlediniz mi? Sonda, pinball oynayan adamımız şimdilik, ölüm, Philip K. Dick ve başka şeyler hakkında uzun uzun konuşur ve sanırım Borges'in değişimlerine, aynalarına ve öz çoğaltımına -diyeyim, uydurdum- en yakın görüşlerden birine sahiptir. İzleyin, çok iyi.

Borges ve Casares'in son derece naif ve ser verip sır vermeyen temennisi: "Ey okuyucu, biz, bu sayfaların bizi eğlendirdiği gibi seni de eğlendireceğine inanıyoruz." (s. 13) Düşünmekten eğlenmeye vakit kalırsa...

Dünyanın her köşesinden masalları derlemişler, belli izlekler oluşturmuşlar ve ortaya müthiş bir antoloji çıkartmışlar. Hikâyeler birbiriyle gerçek bağlar kurabilecek kadar bakışımsızdır ama kolektif bilinç(altı) iyi iş görüyor ve rüyaları birbirine iliştirebiliyor.

Ölüm Hükmü: Aynalar için düşlerden daha iyi bir ikamet yok.

İmparator, düşünde kendisine niyaz edenin bir ejderha olduğunu ve Bakan Wei Cheng tarafından başının kesileceğini söyler. Ertesi gün imparator, bakanını satranç oynayarak oyalar ve ejderhanın canını kurtardığını düşünür. Oyun o kadar uzun sürer ki bakan uyuyakalır, iki yüzbaşı ortaya çıkarak imparatorun ayaklarının dibine bir ejderha başı fırlatırlar, gökten düştüğünü söylerler. Bakan da o sırada uyanır, düşünde böyle bir ejderha öldürdüğünü gördüğünü söyler.

Ogrelerin Yok Edilmesi: Bengal masalı. Prensese sırrı açan ogre, kahramanın ortaya çıkıp ölümlerine yol açmasına kadar sözün tek bir sahibi olduğunu düşünüyordu ama prenses mutlaka bir kahramanı da yanında taşımalıdır, dünyasının bir bölümünü onunla paylaşmalıdır ve kendine ait hiçbir şey kalmamalıdır. Tahakkümün sihri yok edişi.

Karşılaşma: Sevgi. Evlenmek isteyen çift kavuşamaz, adam sevdiğinin başkasıyla evlendiğini görmemek için yollara düşer ve kısa bir süre sonra, sevdiği karşısına çıkar. O da kalamamıştır, adamın peşinden gelmiştir. Çocukları olur, yıllar boyunca mutlu mesut yaşarlar ama kadın hükümdar babasının yanına dönmek ister, dönerler. Görülür ki kadın yıllardır komadadır, düşlerinde düşmüştür yola. Hayalle gerçek sarılır, tekilliğe döner. Güçtür bu; ruh öyle bir ıstırabın içine düşer ki paralellerden, aynalardan birini çekip kendine uydurabilir.

Fotoğrafta yer almayan bir tane daha: Bir kişi bir masal yazıyor -masal yazmak büyük küstahlık gibi geliyor bana, daha doğrusu yazılmış onca iyi örneği olmasına rağmen en iyilerinin yaşamın orta yerinde doğan, yazıya geçirilmeyen türden olduğunu düşünüyorum- ve masal durduğu yerde ilerliyor, karakterler düşünülmeyen şekillerde davranıyor, bazılarının varlığından şüpheye düştüğü de ihtimal dahilindedir. Sonuçta bu karmaşanın içinde yazar, kendini masalın kişilerinden biri haline getiriyor, gerçek yaşamdan bir farkı kalmayan masalın gerçek karakterlerinden biri oluyor. Üldes bu mevzuyu sevebilir.

Chuang Tzu: Chuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü ama düş gören bir kelebek olmadığından emin değildir, ne de insan olup bir kelebeği düşlediğinden. Dünyalar arasındaki geçiş sert; varlık sadece bilincini kavrıyor da ötesi karanlıkta kalıyor. Kralın Vaadi da böyle bir karanlığın içinde geçer; iki kardeş yıllar sonra düşman olarak karşılaşır ve kimliklerini açık etmeden isteklerini söylerler, uzlaşamazlar ve savaşta birinin canı alınana kadar birini diğerinden ayıracak farklılıklar ortadan kalkmıştır, dünyevi farklar tinselliği hiçbir şekilde desteklemez.

Yapıt ve Şair: Hindu şair Tulsi Das, Hanuman ve maymunlar ordusu hakkında bir şiir yazdı, yıllar sonra hükümdar tarafından hapsedildiğinde onu kurtarmaya gelen bu ordu oldu. Mitlerin gerçeklik payı gerçekliğe yer bırakmayacak kadar az olabileceği gibi uzak, unutulmuş zamanların yaşanmış gerçekliğinden ibaret olabilir.


Oyunun Gölgesi: İki kral satranç oynarlar. Dışarıda kılıçlar parçalanır, savaş çığlıkları her yeri doldurmuştur. Akşama doğru krallardan biri mat olur ve kralın her yeri kana bulanmış habercisi gelip savaşın kaybedildiğini söyler.

Biz bunu izledik, çocukluğumuzda okumuş kadar olduk.


Hatta bilmeden kolektiviteye hizmet etmiş olabilirim; 2000'lerin başında kafeyi kapatıp saatlerce oynadığımız sırada şehirlerimi aynı biçimde kurardım ve dev haritalarda kopyalardan oluşmuş birçok krallığa hükmettiğimi düşünürdüm; her birinin merkezinde ben varım, kendimi o kadar çok çoğaltmışım ki aynı anda bin emir birden verebiliyorum, tek bir ben içinde oncası.

Tanrıların varlıkları, duvarları olmayan labirent olarak çöl, kilimlerdeki modellerin kitaplara tek bir izlek olarak yansımaları, masaldan doğan masallar... Sonsuz bir yansıma.

Baskısı tükenmiş, fahiş fiyatlara satılıyor. Bulursanız alın.