19 Şubat 2018 Pazartesi

Oğuz Atay - Korkuyu Beklerken

Beyaz Mantolu Adam: "Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu. Caminin önündeydi." (s. 11) Dileniyor muydu gerçekten? Serbest dolaylı anlatımın oyununa uyarsak anlatıcıya inanacağız, uymazsak adamın davranışlarıyla anlatıcıyı karşılaştırıp farklı bir sonuca varacağız.

Anlatıcı, caminin avlusundaki dilencileri ve dilencilere benzeyen satıcıları biçimler. Başarısızlığı biçimler; adam konuşmadığı için "başarı kazanması" güçtür, para kazanamadığı sürece başarısızdır, "avucunu açma teşebbüsü" bile yoktur ortada. O avuç zorla açılır, "gönülsüz dilencinin" avucunu çeviren bir kadın, içine biraz para koyar ve oyunu başlattığı sanılır ama hayır, oyunu anlatıcı çoktan başlatmıştır. Bir nevi Yes Man olan adam, her şeyden önce anlatıcının zoruyla kurulur. Anlatıcının diğerlerinden bir farkı yoktur, o da insanlar arasında gezdirilen bir aynadan/adamdan yansıyandır. Toplumun bir parçası, biçimleyicilerin ilki.

Adamın avucunu açan "biri"ydi, dilendiği için utanıp utanmadığını söyleyen bir diğeri. Yansıma hemen görülür, zıtlıklarıyla. Şişman bir adamdır utanmadığını, iş verilse yapmayacağını söyleyen. Adam, şişman adamın bavulunu taşır, verilen parayı alır ve bir süre bu işi yapar. Hırpani kılığına bakan bir çocuğun ağladığını görünce oradan uzaklaşır. Düşünceleri boynuna madalyon gibi takıp sürüklendiği yerde vakit geçirebilir ama korkuya yol açtığı yerde durmaz.

Yürüyecek yerin kalmadığı kaldırımlarda sıkışır, beyaz bir mantonun önünde. Satıcıya eğlence çıkar, kadın mantosunu adama giydirir, etraftakiler güler. Satıcı mantoyu aldığı fiyata satar, adam konuşmadığı için kendi kendine pazarlık yapar ki adamın aynalığından aslında gerçekten de kendi kendiyle pazarlık yapar. Adam, mantonun ayak bileklerine kadar indiğini görür, ilgilendiği şey budur. Belki de bir örtü, aynayı örtmek için. Güruhu tek bir olguya, absürde indirgemeye çalışır. Bu durumda da ben bir anlatıcı/yorumlayıcı oluyorum, aynada kendimi görüp gördüğümü beğenmiyorum ama devam ediyorum. Yürüdüğü zaman arkasında bir kaos bırakır, yanında durduğu satıcıların işlerini açar. Turist olduğu, deli olduğu, söylenir. Satıcılarla sigara içer, yoluna devam eder.

Kıyafet mağazasının önü, camdan kendini izler. Mutlak sıfır. "Müşterilerin yolu kesiliyordu." (s. 17) Kesilir, akış ağırlaştıktan sonra durmaya biraz daha devam etseydi tamamen kesilecekti. Dükkânın sahibi adamı görür, iletişim kurmaya çalışan herkes gibi o da afallar ve adamı/kendini yönlendirir, canlı manken olarak vitrine koyar. Kollarından asılan adamın İsa'ya bir gönderme olduğu söylenmiştir, belkidir. Anti İsa; herkesin acısını silmek için değil, günahları ve acıları sahiplerine teslim etmek için.

İnsanların tepkileri, sayısız. Yabancı korkusu, absürde karşı duyulan tedirginlik, artık ne denirse.

Halk plajından denize dönüş. Dönüş, çünkü havaya karışamaz, toprağa da. İnsanın, belki yaşamın anlam olarak dokunduğu yer suda olmalı.

Unutulan: Ben yine okumayacaktım bu öyküleri, okuduysam da bir şeyler yazmayacaktım ama cüret ettim, ama başlamış bulundum. Keşke başlamasaydım, okumasaydım.

"Eski kitapların bu günlerde çok para etmesi", tavan arasına çıkmak için yetersiz bir sebeptir. Öyle gözükse de öyle değildir çünkü tavan arasında eski kitaplardan çok daha fazlası bulunacaktır. Unutuş mesela. Hatırlayış değil. Hatırlamak her zaman sonradan gelir, gelene kadar boşluktur, Bernhard'ın deyişiyle açılan boşluk. Boşluk iyidir, dolmaya meyillidir. Öncesi ve sonrası berkitilir, üzeri kapanır. En iyisi budur, hatta tavan araları olduğu gibi yok edilmelidir. Tavan araları bilincin şekillendiriciliğini reddeder, olduğu gibi kalır. Kalmamalıdır bana göre, silinmelidir. Tavan aralarından doğan buruklukların, burukluklarda -belki- bulunan mutlulukların yerine yeninin, her zaman yeninin izi sürülmelidir.

Geride bir yığın, dönüp baktığımızca. Bakmadığımızca orada bir şey yok. Ölüm bir ayna değil, yeterli yakınlıkta varlık kendinden başka bir şeyi -yığını, arkayı, beriyi- görmez ve aynayı kırıp geçer. Yeniye.

Anlatıcı tavan arasında, aşağıda sevgilisi bekliyor. Her bir eşyanın izi sürülüyor, tabii fotoğrafların. İlk eş, ikinci eş... "Tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden ne kadar üzülmüştük." (s. 29) Hiç yoktan çıkan meseleler, geriye tozları bile kalmayan duygular, hepsi kayıp. Eski sevgilisi hariç, o hâlâ orada. Şiddetli bir kavgadan sonra tavan arasına çıkmış, anlatıcı da doğruca sokağa. Çok sonra karşılaşmışlar, gözlerdeki başkalık kalıcı bir acıya dönüşmüş.

Yıllar sonra karşılaştılar, eski sevgilinin elinde bir silah. Örümcek ağıyla kaplı. Unutuşla ölüm arasında hiçbir fark yok, burada olduğu gibi. Birbirlerini yaşattıkları da unutulmuş, hatırlanıyor. "Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum ama, sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim. Nasıl olursan ol, var olduğunu bilmek bana yeter demiştim." (s. 31) Sadece bilmek, aşılabilecek mesafeyi öylece bırakmak. Herkes tarafından böyle bir mesafede tutulmak. Anlatıcı, eski sevgilisini yiyen böcekleri görünce sorar: "'Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?'" (s. 34) Hayır, sadece unuttunuz, o kadar.

Babama Mektup: Az önce İhsan Fazlıoğlu'nu dinliyordum, İslam medeniyetinde bilimsel çalışmaların teoloji ağırlıklı olduğunu, oysa fizik bilmeden metafiziğin anlaşılamayacağını söyledi. Hemen indirgiyorum; mektubun müellifi olan anlatıcı iki yıl önce ölen babasıyla tek yönlü bir iletişim kurarken babasına egodan, bilinçaltından, varoluştan dem vurur. Anlatıcının zamanında bunlar vardır, babasının zamanında yoktur. Doğu-Batı meselesi diyeceğim, yavan bir özet olacak. "Bana öyle geliyor ki sizin zamanınızda böyle şeyler icad edilmemişti. Sanki Osmanlıların böyle huyları yoktu gibi geliyor bana." (s. 181)

Babasına benzemek istemeyen bir oğul, kaderinde babasına dönüşmek olduğunu seziyor, görüyor da bunu. Şunu bir yerde duydum: "Lan oğlum, hiçbir zaman annen gibi biriyle evlenmeyeceğini söylerdin, gittin baban gibi biriyle evlendin." Baba değişmeyecek, oğul da değişmeyeceğini hissediyor. Başkaca da babanın huysuzlukları, hamlığı, yaşam karşısında bir taş gibi sabit, değişimsiz duruşu var, bir de mektubun sonunda temennilerini ileten, yaşlılığa ermiş bir oğul.

Demiryolu Hikâyecileri - Bir Rüya: Dağ başı kasabası, tren istasyonundaki kulübelerde yaşayan üç hikâye satıcısı. Kadın, Yahudi adam ve anlatıcı. Anlattığı şey son hikâyesi olabilir, yolcu trenleri ortadan kalktıktan sonra sadece yük trenleri geçecek -posta trenleri de olabilir- ve hikâyelerini okuyacak pek kimse kalmayacak. Bu sonuncuyu ulaştırmalı, bir yere. Kendi adresine belki. Okuruna. Çok bilinen bir cümleyle biter öykü: "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?" (s. 196)

Üç hikâyeci, diğer ikisinde acaba kimlerin izleri var? Bilmek isterdim. Alegorik olarak okuyasım geliyor; istasyon şefini edebi iktidar olarak görsek vagonları kulübelerin önünde durdurmaması anlaşılabilir. Savaş yıllarında satışların iyi gitmemesi makul ama sık sık karartma yapılmasından savaşın yakında olduğunu sanıyorum, dağ başı kasabası olsa bile yolculuk eden pek çok insan olacağını sanırım, dolayısıyla savaşın hiç bitmediğini, hikâyelerin hiç okunmadığını yahut pek az okunduğunu düşünebilirim. Bedavaya dağıtılanları da elden düşme satılıyor, sanatçının açlığı artıyor. Okunma açlığı dahil.

İşler iyi giderse elmacıya, sucuk-ekmekçiye, ayrancıya hikâyeler okunuyor, işçilere. Ayrancı dinliyor bir tek ama satıcıların konu edindiği öykülerde hepsi uyuyor. İşçi sınıfının kendisini dinleyecek mecali yok, belki yükselişini getirecek başkasını da çok az dinliyor.

Yahudi hasta, ölecek. Anlatıcı âşık oluyor, hikâyeci kadına. Aşk hikâyeleri yazıyor ama ortamın kavga gürültüye boğulduğu, kimsenin birbiriyle anlaşamadığı zamanlarda cinsellik de tüketim nesnesi haline geliyor ve kadın gidiyor, derinliksizlikte boğulan ilişkinin sonu. Aklı karışır adamın sadece, aşktan geriye pek de bir şey kalmaz. Akış; hızlı olmasına rağmen biriktirmeyen. Birikmedikçe anlamlanmayan.

Tahta At ve Korkuyu Beklerken sonra, günaşırı eklerim.

17 Şubat 2018 Cumartesi

Latife Tekin - Gece Dersleri

Yalçın Küçük'ün yaylım ateşi ve iddiaları ağır, en çok Ahmet Altan'la Latife Tekin'i vuruyor. Latife Tekin kısmıyla ilgileniyorum. "Eylülist Yazar" diyor Küçük; 12 Eylül'le bir şey kaybetmeyen, baskıcı rejimde "dilediği gibi at koşturabilen" yazar. Latife Tekin, yazarlığı artistik yaratıcılıktan çok şematik yazarlığa indirgemiş ve tek derdi bir yayınevi bulmakmış, bunların dışında 12 Eylül sonrasında canı yanan gençlerin karşısındaymış, yazdığı şeyler psikiyatrinin "gerileme" adını verdiği kavramın karşılığı. 12 Eylül'ün korkusunu sürdürmeye çalışan metinler edebi terörü yaratıyor, Latife Tekin neden böyle şeyler yazıyor, bilmediğini söylüyor Küçük. Gece Dersleri bölümünde anlatıcının yazarlığına/söylemine yükleniyor ve Tekin'i hedef alıyor, doğrudan. Bir sürü şey. Sonrasında Alev Alatlı'nın Aydın Despotizmi kitabı geliyor, Küçük'ü bu görüşlerinden ötürü eleştiren. Bu bende vardı ama bulamadım, ne söylendiğini bilemiyorum.

Küçük'ün köpürdüğü şeylerden birine bakıyorum: Devrimci bir örgütün eleştirisi. Örgütle kısıtlamamak lazım, hiyerarşik bir yapının incelenmesi var burada. Halkı uyandırmaya çalışan bir kurumun parçasıdır anlatıcı, üst sınıfın hayaleti peşinden gelir ve elinden geleni yapmaya çalışır ama "sosyalizmi yüz boyasıyla eşleştiremeyen" kadınların karşısında küçülür, onlara seslenmek/onları bir anlamda yönetmek konusunda sıkıntılar yaşar çünkü yönetilmekle güdülmek arasında kalmış bir çocukluğu, genç kızlığı ve devrimciliği vardır. Kendini devrime kurban eder ama çok öncesinde kendini acılarına kurban etmiştir, bir ülkü uğruna her şeyini verebilecek veya unutabilecek durumda değildir. Parçalanma bu noktada başlar; "durmadan kendine yeni tarihler yapan, teninde, ruhunda, beyninde biriken sesleri ayırmak için en gerçek acılarını alet gibi kullanan bu militan" yaşamıyla örgüt arasında kurduğu bağların giderek zayıfladığını ve yok olduğunu gördükçe akışı tersine çevirir, düşüncelerin dili parçalamasına izin verir. Sentaks, imgelerin saldırısı altında kalır, ona göre biçimlenir: "Annemin hatırası cam, senden korkmayan kâfir!" (s. 79) Pek çok örneği var, biri yeterli.

Kendi uydurduğu laflardan çekinir olan, Sekreter Rüzgâr takma adlı, Mukoşka kardeşli, acılı anneli, annesinin aşkı ve kendisininki arasında ezilen, örgütün tornasına uymayan ama sosyalizm için, kardeşlik için bulaşık sırasında ellerini yıpratan, propaganda cümlelerini sözcükleri kararak üreten -bu yüzden azar yediği, uyarıldığı, aşağılandığı bilinmektedir, başkanın sözleri de çokça yer tutar- kadın, paramparça. Uyum kuramayacak kadar hasarlı birinin orada bulunma çabası aslında, toplumsal boyuttan ikili ilişkilere kadar indirgenebilecek bir olay. Karşıdakini ve kendini görmezden gelir insan, çabalar ve yıkımı kusursuzlaştırır, başarmak istediği şey -çok derinlerinde bir yerde başaramayacağını bildiği ama bunu görmezden geldiği şey- bin parça halinde ayaklarının dibine düşer. Her insanın başka bir sebebi var, anlatıcınınkini yaşam parçaları arasında bulabiliriz. Bütün problemleri bireyin ve organizasyonun doğasını karşılaştırarak irdelemek gerek. Örgütün ikili ilişkilere karşı çıkması, bir. Yiten aşkın acısı korkunç ölçülerde. Yapılması gereken işlerin getirdiği tepeden inmecilik, iki. Kişi olarak kendini var edememek ve iç sesi susturmak, üç. İç ses susturuldukça daha küçük parçalara ayrılıyor, o kadar küçülüyor ki sözcüklerin arasından fırlayan imgeleme dönüşüyor ve anlatıcının düşlerinden yaratılmış bir iletişim aracıyla karşı karşıya kalıyoruz, bu bize bitmek bilmez paragraflar, tek cümlelik sayfalar halinde ulaşıyor. Klasik anlatıyı gördüğümüz kısımlar uzuncadır, bir şey anlatılır. Birkaç sözcükle dolmaya çalışan sayfalarda daha çok zaman geçirmemiz gerekir, hissedip hissedemeyeceğimiz şüpheli bir duyguyu biçimlendirmek için tekrar okumak, düşünmek için.

Küçük'e katılmıyorum, insanın olduğu her yerde yaşanabilecek durumlar var sadece. Karikatürize bir olay yok, sol yapılanmanın -aslında hemen her yapılanmanın- aksak yanları var. Mülksüzler'le bağlantı kurabiliyorum; en özgürlükçü insanın bile taşıyabileceği iktidar hırsının, düştüğü ikilemin izleri oldukça özgün bir şekilde, sayısız kırık halinde. 

Parça parça gideceğim, fragmanlarla.

Gülten Akın'ın hapishane önlerinde, annelerle ve kendi anneliğiyle dolu şiirlerini hatırlamamak mümkün değil. Bir benzeri var; yüz civarında kadın, peynir ekmeklerini kemirerek ölüleri için eyleme giderler. Anlatıcı, eylem sırasındaki gözlemlerinden sonra kendisini o topluluğa ait hissetmez, "artık onları sevmediğini" anlar. İç saldırıya yol açacak görüntüler biriktirmiştir, "tehlikeli bir bilenme" der bunun için. "Sekreter Rüzgâr kalıbına sığamadın ve ruhun parçalanmaya başladı." (s. 136)

Anlatıcı değişir, diyaloglar halinde ilerleyen bölümlerde anlatıcıların konuştukları şeyler pürüzsüz sorgulardır; sadece kendileridir söz konusu olan. Geçmişe doğru çıkılan yolculukların şimdinin katılığı karşısında parçalandığını görürüz, geçmişin sürekli olarak yıkıldığını ve kayıp parçaların yerine konan imgelerin her şeyi bozduğunu, çarpıttığını görürüz, kayıp parçaların bir başka gerçeklik halinde belirip yokluklarında doldurulan yerlere baskı yaptıklarını görürüz ki "Düş'ün, gerçeğin yerine kaymasının bir iç çeşitlemesi," der anlatıcı, çokça çeşitlemeye dönüşmesi sonucu bir görev olarak yaşamayı görürüz. Başkaları uğruna, kendini silerek. Sloganları kendi kişiliğinden korumalıymış, başkan diyor. Ölülerle yaşamamalıymış, annesi diyor. Burjuvaziyle yatağa girmemeliymiş, bunu kendi diyor: "'Lanetlenmiş bir suçluyla yatağa girmek... Aklıma lacivert ipek çarşafları getirdi.. O hep düşlediğim.. Ürperdim ve irkildim.. O sandı ki, 'Ah, hayatım, hiç benim olmadın!' diyen sesim, hayatımı ondan istiyor. Yakamı, ellerimi, ayaklarımı bin yıl önce değil, on yıl önce kaybettiğimi söylüyorum ben.. Vallahi kız kardeşim, lacivert, ılık ve yumuşak hışırtılarla savrulan saçlarımı öyle çok özledim ki, eğer şu bedenimin kırık dökük parçalarını yitirmeseydim, umurumda bile olmazdı yatağa kiminle girdiğim.. Üzüldüm, o şehvet yüklü aşkın bana müjdelenişine sevinemedim diye.. Bayılmaktan yorgun düşmüş, titreşimlerinden dehşetle ürken, sahibini tanımayan tenim, ne yazık ki hazır değil iktidarın cinsel ortaklığına.." (s. 179) İki insanın bir araya gelmesini engelleyen düşünceler, dünyanın en büyük zorbalığına alet olur. "İktidarın cinsel ortaklığı", insanı ortadan kaldıran bir fikir, üreticisi kendini cinsellikten soyutladığı için yok ediyor. Pek çok yok edişten biri.

Anlatıcının çocukluğu ve gençliği, ev manzaraları ayrı bir şekilde incelenmeli. Kırılışın başladığı nokta gerilerde, o kadar geride ve ağır ki anın akışına hemen uyum sağlayabiliyor, iyi işgalci. Son derece iyi hatırlansa da anı üretiminin güdük kaldığı bir yerde travma izinden başka bulunacak bir şey yok. "Mukoşka, bana olan şey, o acınası günlerin, çaresizliğin, duygululuğun, durgunluğun, taşkınlığın beni yeniden görmesi gibi bir şey.. Beni gelip aynı zalim böceklerin ezmesi gibi.." (s. 180) "Uzun bir şiirin kısa romanı" biter, yıllar sonra ortaya çıkan defterde bir değişiklik aranır ama her şey olduğu gibidir, geçen onca yılda korkunun sadece adı değişmiştir, acının da. Kâğıt, acıya bir mekân sağlamaktan başka hiçbir şey yapmaz. Sağaltıcı değildir.

Zor metin. Anlatım tekniğini falan geçtim, Tekin'in buruklarından yakamı sıyıramadım sanırım.

13 Şubat 2018 Salı

Guy de Maupassant - Horla ve Diğer Fantastik Hikâyeler

Bu çok ilginç bir kitap işte. Korku ve fantezi edebiyatında yeri Poe'nun öykülerinin bir kulaç ardındadır -birkaç öyküde Poe'nun adı geçer, büyük yazara selam edilir- ve taşıdığı korkunun niteliği bir sonraki yüzyılın bütün bir kuşağını etkilemiş gibi geliyor bana, özellikle Lovecraft'ı. Öyküler içinde göstereceğim, öncesinde Maupassant'ın deliliğini anlatmam gerek.

Yaşamının son yıllarında delirmişçesine yazar Maupassant, sanki ruh sağlığının kötüye gidişini durdurmak ister ama başaramaz, intihar girişiminden sonra akıl hastanesine kapatılır ve kırk üç yaşında ölür. Yaşamının son on üç yılında üç yüz öykü yazmış, kronolojik sıralamaya bakmadım ama bu kitaptaki öyküler son zamanlarına ait, sanırım. Aklı kaçırmaya beş kala, hiçbir şeyin hiçbir anlamının olmadığını bas bas bağırmanın açtığı yol Ionesco'ya çıkmış olabilir. Neyse, öyküleri çeşitli izlekler halinde gruplandırmak mümkün; bir kere "öteki korkusu" başa yazılmalı, sonrasında bilinmeyenin korkusu geliyor ama öykülere bırakıyorum yine. Ha, sonraki kuşağı etkileyen bir diğer olay da fantastik mevzuları aktaran bir karakter olması, gerçekliği kurmak için. Chesterton'dan Bloch'a ve dahi King'e uzanan bir gelenek, iyi taktik. Hemen her paranormallik ya anlatıcının başından geçer ya da anlatıcı tarafından dinlenir. Birincisi olursa anlatıcının yeminleri, verdiği detaylar fantastiğin aslında son derece doğal bir şey olduğu fikrini doğurur. Hikâyeleştirilen öcü, zararsız öcüdür. Kendisinden değil, zarar vereceği insanın korkusundan ötürü korkmaya başlarız, bütünleşme tamamlanır. İkincisi bu tür anlatının bir alt katmanını oluşturur; anlatının içindeki anlatıya gireriz ve korku tekrarlanır. Bir dost, bir arkadaş, başından garip şeyler geçmiş insanlar anlatılan hikâyeyle tanıdıklarımıza dönüşür, bildiğimiz bir insanın korkusuyla yüzleşiriz. İki tür de iyidir, gerçi Korkunç Adam, Kesik El gibi mevzular klasikleşmiştir, bilinmeyen öğeleri ortadan kaldırır ve yaşanan duygunun etkisini azaltır ama gizem öğesi belirir bu kez, sonu merak ederiz.

Kesik El: Demiştim. Bir büyücünün elidir bu, Cadı Avı sırasında edinilmiştir ve kapı tokmağı olarak kullanılır. Kullananın boynunu kırar. Elin sahibinin mezarı açılır, görülür ki el yerinde yoktur. Falan.

Suyun Üstünde: Seine üzerinde geçer, zaten çoğu öyküde Seine belirir, mekanı oluşturur. Neyse, Maupassant, Victor Hugo'dan alıntılarla suyu şiir alemine taşır ve her türlü imgeye açık hale gelir, buna korku dahil. Anlatıcımız korkuya son derece açıktır, kayığı bir şeye takıldığı zaman delirircesine korkar. Etrafta kimse yoktur, sesi kıyıda kaybolur. "Aptalca ve nedensiz korku", kapıldığı şey bu, paranoyaklığından iç sesinin cesaret verici sözlerini duyamaz, etrafı saran sisin yarattığı ışık oyunlarıyla başka bir aleme gittiğini sanıp yorgunluktan uyuyakalır. Uyandığında yine bağırır, balıkçılar kayığını kıyıya çeker ve kayığa takılan şeyin boynuna kocaman bir taş bağlanmış olan yaşlı bir kadın cesedi olduğu anlaşılır. Korkunun doğum anı ve süreğenliği müthiş, sıkı bir öykü.

Manyetizma: Doğaüstünün doğası üzerine bir öykü. Bir zamanların meşhur spiritüel meclislerinin tipik bir örneği vardır burada, bir de şüpheci bir adam. Poe'nun masalcılığının pek çok insanı etkilediğini söyler bu arkadaş, her şeyin makul bir açıklaması olduğunu düşünür. "Diğer insanlar işe inanmakla başlıyor, bense şüphe etmekle." (s. 26) Başından geçen bir olayı anlatır ve tesadüfün, bilinçaltının doğaüstüyle komşu olduğunu söyler. Takip ediliyorsanız paranoyak olup olmamanın bir anlamı yoktur ama paranoyaksanız her zaman takip edileceksiniz demektir. Bu biraz alakasız oldu gerçi. Durduk yere paranormal olmayalım. Bu tamam sanırım.

Deli Mi?: Aşık ve kıskanç diyelim. Sevdiğini ölümüne kıskanan bir adam, kadının çok sevdiği atın kafasına sıkar en sonunda. Bunda da kafayı çizme süreci iyiydi, yavaş yavaş delirdi adam ve attan başka kimse fark etmedi.

Bir Ölünün Başucunda: Schopenhauer var bu kez, adamın felsefesinin yarattığı korku yüzünden kafayı yemek üzere olan iki arkadaşın hikâyesi. Filozof ölür, yüz hatlarının yavaş yavaş değiştiğini düşünür iki arkadaş. Cesetten çürümenin kokusu yayılmaktadır ama bir yandan canlı gibidir adam, ağzından bir şey fırlar ve bizimkiler korkudan kafayı yerler ama sonradan anlaşılır ki çürümenin etkisiyle serbest kalan takma dişlerdir düşen. Yine mantıklı bir sonuç, korkunun her şeyle kolayca ilişki kurabilmesi.

Bir dünya öykü var ama ben daha özel olanları alıp bırakacağım.

O Mu?: Bir evlilik hikâyesi olarak başlıyor. Evlenmenin saçmalık olduğunu düşünen bir adam, arkadaşına evlenmemek için milyon tane sebep olduğunu anlatır. Her zaman diğer kadınları sevecektir, evleneceği kadın çirkindir. Falan filan. Evlenecektir çünkü yalnız kalmak istememektedir. Hikâye bir anda yön değiştirir ve adamımızın bir varlıkla karşılaşmasını ve adam yalnız kaldığı zaman o varlığın nefesini duyduğunu öğreniriz. Bazen görünür de, anlık. Sadece akılda, düşüncelerde yaşar. Adam bilir ki arkasına döndüğü zaman hiçbir şey yoktur, dönmediğinde vardır. Algılarımızın yetmezliğinden kaynaklanan bir korku bu; kapıya bakmadığımız zaman eşikte biri dikilir, baktığımızda kimse yoktur. İnsanın en eski korkusudur belki, çocuklukta oluşur ve yaşam boyunca sürer.

Yalnızlık: Cthulhu Mitosu burada ortaya çıkıyor, daha doğrusu Lovecraft'i etkileyen sonsuz karanlık. Bu öyküde kozmik boşluğun doğurduğu varlıklar ve onları algılayamayan insan yan yana getiriliyor. Mitosun öykülerinde bu varlıklar bolca bulunur, tanrılardan peltelere pek çoğu dehşet öğesi olarak belirir. Anlatıcı bu dehşeti yalnızlığa bağlar, kadınların yokluğu ve aklın da yokluğu -delirme endişesi, izlek- büyük bir sıkıntıya yol açar. Kadınsızlığın sıkıntıları Yüce Eskiler'e esin kaynağı olmuş olabilir mi? Belki.

Korku nam öykü için bir fotoğraf şart.


Turgenyev kısmı ayrı güzel ve Lovecraft mevzusunun açıklayıcısı durumunda. "İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur. En eski ve en güçlü olan korku ise bilinmeyenin korkusudur." Lovecraft'in sözü bu. Baudelaire'le Poe'yu, Maupassant'la Turgenyev'i ve daha pek çok sanatçıyı doğuran bir uygarlık hali var o zamanlar, bilinmezin yayıldığı bir uzam. Yabancılaşmadan savaşlara kadar pek çok mengeneye sıkışan insanın kurtuluş yolu sanattan, yeni bir sanattan geçmiş ve benzer noktalara ulaşmışlar. "Dünya bana terk edilmiş, boş ve çıplak görünüyor artık. Ona şiir katan inançlar yok oldu." (s. 145) Devamında doğaüstü bir dehşet ve onu dehşet olarak algılatan yanılgı incelenir ve bütün bunlar bir yolculuk sırasında anlatılan hikâyeler olduğu için yol sürüp gider, delirmek üzere olan insanlara gelir sıra. Salgın vardır, Doğu'dan gelen Kolera olduğu söylenir. Kolera meydanlarda, sokaklarda ve odalarda kol gezer, Kızıl Ölümün Maskesi'nde olduğu gibi.

Horla'yı da anlatıp bitireyim, Maupassant'ın deliliğinin ve dahiliğinin zirvesi. Aynı isme sahip iki farklı öykü var, Maupassant aynı kurguyla iki farklı versiyon yazmış.

Life'taki yaşam formunu düşünün, dünyaya iniyor ve dehşet saçmaya başlıyor. Anlatıcı, adının Horla olduğunu öğrendiği varlıkla yaşadığı gerilimi anlatıyor ve onun uzayın derinliklerinden geldiğini iddia ediyor. Horla dünyayı ele geçirecek ve insanları koyun gibi güdecek, yaşamlarını çalacak, lime lime edecek, iki seksen uzatacak. Lovecraft'in yarattıklarına benzeyen ilk tanrı bu, uğurlu olsun. İnsanoğlunun kozmik zamanda minicik bir tane olması ve uğrayacağı yıkım da King'in Diriliş'ine kadar yol yapmıştır, aynı konu Cthulhu Mitosu Öyküleri'nde görülebilir, dedim ve elimdeki kaynaklardan araştırdım, Lovecraft zaten Maupassant'a saygı duruşunda bulunmuş.


Bahsettiği diğer öykülerden çoğu kitapta var, ilgililer konuya hemen el atmalı. İthaki de basmış yakın zamanda, o baskıyı bilemiyorum. Oğlak'tan okudum ben.

Korkunun kilometre taşlarından biri, türe ilgi duyanlar mutlaka okumalı.

12 Şubat 2018 Pazartesi

Onur Çalı - Geçen Sene Doğanlar

Dün okudum sanırım, röportajında, "Uzun uzun anlatmak yasak!" diyor, öykünün özgün bir dünyanın yansısındaki gerilim olduğunu söylüyor, iyi söylüyor Onur Çalı. Kitaplarını uzun arayışlarım sonucunda yığından çekip çıkardım, okudum. Nakavt eyleyici öyküler. Okura seslenilen birkaç yer, Ömür ve Ozan -bir iki öyküde karşımıza dikilenler- gibiler, gerginliği bozmayacak ölçüde mizah, birkaç şey daha, bir araya geldiklerinde sesini karara oturtan Çalı. Okunmuş şiirlerden gelen imgelerle çatılan anlık öyküler de var sanırım, Cohen iyi şiirin başka bir şiir yoluyla cevap beklediğini söyler, bunu öyküyle yapıyor Çalı, zaten "öykünün kendini aşması" noktasında şiirin diplerde bir yerlerde gezinen ve sadece sezilebilen tepiğinden bahsediyor bence. Sıkı tepik. Anlatı yoluyla sezgiden algıya geçen, bir de benzeri yaratılsın diye durmadan dürten.

Elma Blues: Üç bölümden oluşuyor. İlkinde, kötülüğü görebilen Ozan, arkadaşı Ömer'e masadaki elmayı keserek kurtları gösterir, sessiz bir anlaşmaya yol açar. Görebiliyordur ama neyi, kurt kötü müdür? Kurtların kötülüğü insanın kalıtımsal refleksinden ötürü. Son bölümde kurtların toprağa dönmesi, insandan çok daha engin bir deniz olan doğanın zenginliğinden ötürü. Arada da Saramago'lu bir yerel-beynelmilel muhabbet vardır, keyiflidir. Ozan'ın pesimistliği José'ninkiyle çekişir gibidir, hangisi kazandı bilinmez ama kurtlar geldiği yere döndüğüne göre José'nin sıkıntısı kazanmıştır sanırım, sıkıntı olmadan kimse o kadar tepetaklak edemez dünyayı.

Dilemma: Hayatın ölümcül bir hastalık olduğunu söyleyen şahıs her kimse.

Zehirli lokmayı yemeden hayatı sürdürmek yok, kadının adama söylediği dilemma bu. Adamın söylediği, kadının ne kadar güzel olduğu. Oyuncul. Adam kapalı ve havasız mekanda bir diğeri, kadın lokmayı yemeli veya adama yedirmeli. Adama yedirecek muhtemelen. Adam yese? Adamlar yiyor arkadaşlar, bütün sistemin kadına dönüştüğü ve adamın kurtulamadığı. Adam ebleh. Kadın aynı.

Keyifli Hayat Kahvaltısı: Twitter, Facebook, poser kadınlar. Yanlarına gelip mutlu mutlu sıçan köpeğin boku güzel bir nokta. Öyküye.

Bisura: Orkun Kale doktora gitti. Diplomalara, yağmura, ölü balık gözleriyle. Kum döktüğü, taş dökeceği, toprağa dönüşeceği söylendi, sıvı tüketmesi de.

Orkun Kale bisura içti, köpükle alıp suyla verdi.

Orkun Kale'nin cenazesinden sonra bisura içmeye gidildi ve aklıma şu güzel son geldi:


Bir de gömülmeme muhabbeti var, Ömür söz vermiş ama Orkun'un ailesinden izin çıkmamış. Aklıma Volkan geldi. Volkan benim liseden 16 yıllık dostumdur, şu aralar Houston'da mağaza üstüne mağaza açmakla meşgul. Öldüğümde cesedimin yakılması için -organlar yeni sahiplerine gittikten sonra- elinden geleni yapacağına dair söz vermişti. Umarım tutar. Ailemle konuşmalıyım. Yasal olarak sakat iş gerçi, kimsenin başı belaya girsin istemem. Yanmayı isterim de. Ne yapacağımı bilemiyorum. Hayat çok zor.

DBGK (Eve Dönerken 2): Dış dünya yaratılır, Dip Boyası Gelen Kadın saçlarını boyatmıştır. İç dünyada kadının içindeyizdir, düşüncelerini duyarız. Orta Dünya'da Tolkien'ın saç boyatma icazetini görürüz. Mizahtan kastım buydu, güzel bir buluş.

Çakıltaşının Ömrü: Halim Yazıcı'nın iki dizesinden mülhem. Taşın anlattığı. Başlangıcı yok, sonu belirsiz, Nuh'tan şimdiye bir sabitlik.

Anlatıya daha yatkın olan birkaçını, şiire yakın olanlarından da eser miktarını bıraktım. Onlar da iyi öyküler.

Onur Çalı'yı beğenirsiniz. Okur musunuz?

11 Şubat 2018 Pazar

Edith Grossman - Çeviri Neden Önemlidir?

Edith Grossman akademisyen, bütün zamanını çeviriye ayırmak isteyince verdiği dersleri en aza indiriyor ve 1972'den itibaren Márquez ve Llosa başta olmak üzere pek çok yazarı İngilizceye kazandırıyor. 2003'te Don Quijote çevirisiyle zirveye ulaşıyor ki bu çevirinin sürecini son bölümde etraflıca anlatmış, çevirmenin dünyasına göz atma şansımız oluyor böylece. Diğer bölümlerde çevirinin neden önemli olduğunu ve yazar-çevirmen-okur üçgeninin birbirini var etme sebeplerini irdeliyor.

Çevirmen Ayşe Ece'yi arkadaşlarımdan da dinledim, işin öznel boyutunu bir yana bırakarak iyi bir hoca ve derya deniz olduğunu söyleyebilirim. Çevirilerine denk geldim, orijinal metinle kıyaslamadan konuşunca çok havada kalacak -ki o zaman bile ukalalık olabilir, belki de olmaz- ama Grossman'ın da bahsettiği şey; dillerde karşılığı olan imgelerin ve duyarlılıkların aktarımı konusunda çok iyi, sezgisel olarak fark edebildiğimce anlıyorum bunu, yeniden biçimlendirilen metin bir tutarlılık olayı ve Ece, çevirdiği yazarın kurduğu dünyayı dağılmadan, incelikleriyle aktarıyor. Anladığım kadarıyla ki anladığım da pek söylenemez, dediğim gibi. Neyse, Ayşe Ece kendisinin ABD versiyonunu yine kaliteli bir biçimde çevirmiş -yine havada, yetkinliği olan kıyaslasın- ki çevirinin öneminden bahsedilen bir metnin çevirisinde daha da önemli bir şey. Önsözde Grossman'dan kısaca bahsediyor Ece, Yale'da yapılan üç konuşmanın metinlerinde yer alan konuları kısaca özetliyor ve edebiyatla biraz olsun haşır neşir olanlar için bu metinlerin önemini belirtiyor, sonra dans, renk.

Grossman kendi önsözünde, giderek küçülse de iletişim araçlarının yan etkisiyle ayrışan, yalnızlaşan dünyayı bir arada tutmanın temel etkeni olarak çeviriden bahsediyor. "Çeviri daha önce varlığından haberdar olmadığımız bir şeyi tanımamıza yardımcı olur, tanıdığımız bir şeyi ise farklı bir açıdan görmemizi ve ona farklı bir değer yüklememizi sağlar." (s. 10) Tanımak, bunu merkeze almalıyız. Çeviri, bilinmeyen dünyaları masallar aleminden çıkarıp önümüze seren en önemli etken. Ahvlediani'nin Sivrisinek Şehirde'si olmasaydı veya Kosztolányi'nin Gecekuşu Cornelius'u, Hrabal olmasaydı dünya biraz daha yalnız olacaktı ki tanışmamızı sağlayan şey çeviri, çevirinin getirdiği zenginlikten faydalanma çabası. Grossman değiniyor, benim de çok uzun bir zamandır aklımı kurcalıyor ve huzursuz ediyor; bütün iyi eserleri okumak için zamanımız yok. İş güç derken çeviri eserleri geçtim, anadilde yazılan eserlerin bile önemli bir kısmını kaçırıyoruz, kim bilir nelerden mahrum kalıyoruz. Yüz Kitap'ın çevirdiklerini gördükçe mesela, dehşete düşüyorum, onlar olmasaydı Yates'i bilemeyebilirdik. Başka, Wolfe'un bir tanecik çevirisi yapılmış, ellili yıllarda. Korkunç, söz gelişi modern Japon edebiyatı hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyoruz. Beş çevirmen ya var ya yok, onlar da klasikleri ve temel metinleri çevirmişler, o kadar. Kendilerinin de takip edebildiklerinden şüpheliyim, ciddi bir mesai harcanması lazım ama gündeliğin akışında zor, çok zor. Bu açıdan sosyal medyada çevirmenleri takip ediyorum daha çok, çevrilmemiş olsa da önerdikleri metinleri bir kenara yazıyorum. Çevirmenliğin her türlü zorluğuna rağmen ite kaka da olsa sürdürülmesini anlayabiliyorum sanırım; herkesin bilmesini istediğimiz güzellikler var ve paylaşılmalılar. Kendi adıma Jackson C. Frank'in biyografisini sırf keyfimden çevirebilmek için birkaç akademik kaynak alıp çalıştığımı söyleyebilirim, muhtemelen bu yaz cahil cesaretimle girişeceğim bu işe çünkü Jackson C. Frank çok, çok saygıdeğer ve sevilesi bir abimiz.

Giriş: Çeviri Neden Önemlidir? adlı bölümde Grossman kendi çeviri serüvenini anlatmadan önce kendisinden bahsediyor; eğitim hayatı, çeviriye bulaşması ve 1990'dan itibaren sadece çeviri yapmak için ders vermeyi bırakması, misafir öğretim üyesi olarak öğrencilerle iletişimini kesmemesi, böyle şeyler. Yaptıklarını söylemleriyle denkleyebiliriz; ABD'de basılan kitapların sadece %3'ünün çeviri olduğunu söylüyor mesela, bunun sonucu olarak dünya hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmeyen insanlar türüyor ki okuyan kesim bu, okumayanın hali daha beter. Çeviri, başkayı bilmek, empati kurabilmek için şart diyor Grossman. Bunu Vassaf da başka bir bağlamda söylüyordu, insanların tepesine bomba atmadan önce onları tanırsak davranışlarımız değişir. Bunun için iletişim şart, yani çeviri şart. Çeviri dolaylı da olsa bir diyalog başlatır ve diyaloji iyidir, ötekini öteki olmaktan çıkarır. Söylem bu, davranışı da ders vermeye, etkileşimde bulunmaya devam etmesi. Yazarın sesi/çevirmenin sesi konusunda parlak bir öğrencisinin söyledikleriyle birlikte konuyu üzerinde düşünmeye değer bulması bir kazanç, çeviri ders verme boyutunda gayet iyi bir şekilde çalışabiliyor, sayfa üzerinde olduğu gibi.

Neyse, edebiyat çevirisinin mümkün olup olmadığı konusunda Grossman umutlu, bunun mümkün bir şey olduğunu söylüyor. Şiir için de. İki dilin olanakları ve çevirmenin yeteneği ölçüsünde başarılabilir bir şey. Şeyleri şiirden görmek, çevirmende olması gereken bu. Dünya zenginliği ne kadarsa işin çeviriden çıkıp akışa dönmesi de öyle. Don Quijote serüveninde Grossman benzer bir şey yaşamış, bir türlü başlayamadığı çeviriye Cervantes'in sözleriyle kendi sözlerini eş zamanlı olarak dinlemeyi başardığı an başlamış. İki kaynak tek bir doğrultuya dökülüyor. Mümkün, olması gereken. Sözcüğü sözcüğüne çevirmek bir katliam olduğu için en iyisi bu. Dolayısıyla metnin tekrar yazımı gibi bir durum var, tözü farklı sözcüklerle biçimlendirmek aslında. "Çevirmenler bu yazma eylemi sırasında ikinci dilin okurlarının -kuşkusuz çeviri metnin okurlarından söz ediyorum- çeviri metni okurken duygusal ve sanatsal açıdan bu metnin ilk okurlarının estetik deneyimlerine benzer olan ya da onunla örtüşen bir deneyim yaşamalarını umut ederler." (s. 16) Bu açıdan özgün metinle çeviri metin arasında pek bir fark olmadığını söyleyen William Carlos Williams'a katılırız. Amaç, bir dildeki -varsa- sapkın kullanımları, tuhaflıkları ve yürüyüşü başka bir dilde canlandırabilmek. Başarılı çeviriler bunu sağlar ve dünyanın kaostan düzene oturmasına yardımcı olur, sözcüklerin de. Çok güzel bir örnek veriyor Grossman; Faulkner'ın Cervantes'in biçemini taşıması, Márquez gibi pek çok yazarın o sıralarda İspanyolcaya çevrilen Faulkner'dan -"İngilizce yazan en ünlü Latin Amerikalı yazarın Faulkner olduğu" söylenmiş zamanında, güzel espri- etkilenip sanata yeni basamaklar eklemeleri çevirinin önemini gösteriyor. Sonra ne oluyor, Latin Amerikalı yazarlardan etkilenen Salman Rushdie, Toni Morrison, Don DeLillo çıkıyor ortaya. Diller arasında kısa paslaşmalar.

Yayıncılık dünyasını gömüyor biraz Grossman, karşılaştığı zorluklar kültürel paylaşımların azaltılmasıyla ilgili. Yayınevleri çeviri metin basmakta isteksiz, İngiltere ve ABD arasındaki ilişkide bile dil zorbalığı üst düzeyde. Bu da dünyanın geri kalanından kopmuş, yalnız bir ABD'ye yol açıyor ve zorbalık bütün dünyaya uygulanıyor bu kez. İkinci mevzu, eleştirmenlerin çevirmenleri görmezden gelmesi veya pek umursamaması. Başarılı bir çeviri denen çeviriye neden başarılı dendiğini bilmiyor Grossman, bu söylemin arkasında orijinal metinle çevirisinin karşılaştırması var mı yoksa üfürülmüş bir söz mü bu? James Wood -Kurmaca Nasıl İşler?'in yazarı- ve birkaç kişi dışında bu karşılaştırmayı yapacak yetkin eleştirmen olmadığı söyleniyor, oysa mühim bir konu.

Çevirinin ruhu derinlikli okur için burada.

10 Şubat 2018 Cumartesi

Gündüz Vassaf - Tarihi Yargılıyorum

Tarih yazıcılarını yargılıyor aslında Vassaf, tarih yazıcılarının arkasındaki gücü, resmi tarihi, tarihin resmiliğini ve iktidarın gerçeği kurmasını. Herkesçe bilinir ki tarih yazılan bir şeydir, insan ürünüdür. Kurmacadan hallicedir hatta yazılı olmayan hali halk hikâyesi kıvamına gelebilir, öznelliğimiz tarihi pek güzel biçimler, seçtiğimiz sözcükler gerçeğin sadece bir yüzünü oluşturacağından tarih imkansızdır diyorum ve artırıyorum; tarihin yanında kişi de imkansızdır. Müstakil kişi mümkün değildir. Ki tarih de öyle olsun. Bu görüşü kıranlar yok değildir, onlar bir başlarına dururlar, yığının ötesinde. Gandhi mesela. Dahil olduğu topluluğun mitlerinden çekip çıkardığı direnişiyle kişi olma onuruna erişmiştir, fikirleri çok yaşasın. Biz yok olması gereken fikirlerin izini süreceğiz, Vassaf kozmik zamanda minicik bir yer kaplayan bir canlı formunun nasıl yıktığını ve çarpık bir şekilde yeniden oluşturduğunu o akar üslubuyla anlatıyor.

Tarih ve Totalitarizm ilk bölüm. Totaliter birimlerin tarihi şekillendirmesinin farklı yüzleri ve şekillendirme süreci ana konu. Geleceğin tarihçilerinin bugünü nasıl yazacağını merak ederek başlıyor Vassaf, sonra tarihe geçme arzusuna geliyor. Tarihe geçmenin pek çok yolu vardır, bilirsiniz. Üşengeçlikten adını bulmayacağım bir arkadaş, Antik Yunan zamanlarında sanırım, Roma İmparatorluğu zamanı da olabilir, dünya mirası eserleri yakarak tarihe geçiyordu. Eylem, iyi veya kötü. Çocuk yapabilirsiniz, cennete gidersiniz, eser verirsiniz ya da sadece yaşarsınız, yaşamaya dair saf bilincin ölmeyeceği düşünülür ve rahatlanır. Rahatlayın, öyle veya böyle ölmeyeceksiniz. Öldükten sonra ne/bir önemi varsa. İyi hatırlanmak, temayül bu yönde. Güç eldeyse tarih de eldedir, iyileştirilebilir. Amerikan Devrimi'ni düşünelim, ağır vergiler ve parlamentoda temsil edilmeme gibi hadiselerden bahsedilir ama Vassaf'ın da değindiği gibi, olay o kadar da ağır olmayan vergileri ödemek istemeyen kaçakçı tüccarların halkı fişteklemesiyle patlak vermiştir. Bu mevzu Linklater'ın Dazed and Confused'unda birkaç saniyeliğine geçiyordu, oradan merak edip araştırmıştım. Dünyanın farklı yerlerinden gelen insanları bir arada tutmak ve Amerikalılaştırmak için resmi tarih kendi söylemini uydurmuştur ve onurlu bir bağımsızlık mücadelesine bağlamıştır olayı. Bu bir örnek, en bilineni sanırım Goebbels'in muhteşem stratejileriyle bir ulusu kana susatması olsa gerek. Her ülkenin böyle işlere ihtiyacı var, heykelleştirme diyebiliriz, her ülkeye heykel lazım, bu heykel iki yönlü çalışır; kahramanlara duyulan ihtiyacı yeniler ve iktidarın yönetim araçlarından biri haline gelir, diğeri de güdülecek olan toplulukları bir arada, bir fikir etrafında toplar. Bizden Şevket Süreyya Aydemir ve Falih Rıfkı Atay'ı methiye düzücüsü olarak görür Vassaf, kanımca haklıdır ama bu insanlara çağının tanıkları olarak bakmak lazım, bilim adamları olarak değil. Zaten Vassaf da söyler, resmi tarihin örttüğü perde çok kalındır ve gizlediği insanlar öldükten sonra, toplum gerçeklerden olumsuz bir şekilde etkilenmeyecek hale geldiği zaman perde kaldırılır. Yeni yeni gerçekleşen bir şey ki bazı devlet sırlarının yüz yıllık falan bir süreleri oluyor, yüz yıl sonra her şey açığa çıkıyor mesela. Gücü yitirmemek için makul, insanlık için rezil bir olay.

Roma'nın Etrüskleri tarihten silmesi, Latin Amerika'nın keşfi(?) sonucu öldürülen yerliler, ABD'nin yediği naneler, Ermeni tehciri ve sonuçları, dünyanın her yerinden yok etmenin örnekleri var. Yakılan resmi belgeler, öldürülen tanıklar, bir de uydurulmaya çalışılan tarihler. Bu da bir yok ediş biçimi, bizdeki Güneş Dil Teorisi mesela. Halil İnalcık'tan alıntı yapıyor Vassaf, İnalcık bu teorinin geliştirilme sürecine şahit olunca o coşkulu havadan etkilendiğini ama kendisini hemen kurtardığını söylemiş. "Hangi ülkenin geçmişine baksanız kocaman yalanlar yaratmışlar, işlerine gelmeyen şeylerden söz etmemeyi, onları sessizliğe gömmeyi tercih etmişler." (s. 27) Nürnberg Mahkemeleri, İsrail'in üfürükten tarihi, Mao'nun milyonları ölümle sınaması, Sovyet bozgunu, yüzyıllar boyunca aynı şey.

Tarihin ne işe yaradığını sorgular Vassaf, sildiğimiz tarihin ne işe yarayacağını E. H. Carr sormuş. Bayağı bir işe yarar aslında. Gündeliğin tarihi tutulmazsa teknolojinin ortadan kaldırmaya yaklaştığı geleneksel tarımcılığa bir gün tekrar ihtiyaç duyulması halinde ayvayı yiyeceğimiz söyleniyor, mantıklı. Geçmişi unutacağız, kurak bir şimdiye kalacağız ve geleceği inşa edecek araçlarımız eksilmiş olacağından eksik kalacağız. Üç boyutta eksilmek, Vassaf insandan umudunu kesmemiş olsa da şimdiye kadar umut verici gelişmeleri çok az görebildi dünya.

Bir iki katakulli var, mesela zeplin filosuna sahip olduğu düşünülen SSCB'nin ABD'ye ter döktürmesi. Tırt çıkıyor SSCB, üç beş zeplin yapmış ama dünyanın geri kalanını iyi bir terletmiş. İkinci katakulli ister istemez ekonomiye bağlanıyor. Şirketlerin topladığı bilgilerin derlenmesinden ibaretmişiz gibi değerlendiriliyoruz, izleniyoruz ve yönlendiriliyoruz. Tüketici olarak müthiş bir sömürünün parçalarıyız, çarpıtılmışız ve istiyoruz, alıyoruz. Bu da tarihi biçimlendirmek demek, en korkunç biçimde. Bir örneği Marie Antoniette olayında görülebilir. İngiliz dolandırıcılar kraldan para tırtıklamak için kraliçenin ekmek-pasta sözünü uydurmuşlar ve basıp halka dağıttıkları kağıtlara yazmışlar bunu. Sonrasını biliyoruz. Yönlendirilmek çok kolay, bizde utanç duyulası 6-7 Eylül Olayları var, Kristalnacht var, var da var.

İkinci bölüm, Tarihi Yargılıyorum. Her yerde savaş olduğundan, savaşın her yerde konuşulduğundan ve savaşmak için her zaman birilerinin olduğundan bahsediyor Vassaf. Savaş Sanatı, Savaş Sanatı Tarihi, savaşla ilgili bir sürü metin yazılmış ve savaş yüceltile yüceltile bir hâl olmuş. İnsanlar bir şeyler uğruna savaşmak, yeri gelince ölmek istiyor. Patolojik bir vaka aslında, küresel. Erkekliği kanıtlamanın bir yolu savaşmak, vicdani retçiler vatan haini, savaş olmasın diyenler de öyle, erkek bile değiller. Bilimkurgularda geleceğin savaşları, üstünlük kurma çabaları büyük bir yer kaplıyor, iyi ki Le Guin gibi yazarlar var da az da olsa denge sağlanıyor. Barışın üzerinde durul(a)maması anlaşılabilir; medeniyetimiz savaşlar, soykırımlar ve aşağılamalar üzerine kurulmuş durumda ama insanlar bunu istemiyor aslında, yani maymunların davranışlarına kadar iniyor Vassaf ve bir iki tür dışında savaşın ne olduğunu bilen hayvan pek yok. Neden savaşıyoruz o zaman? Ölmeye değer bir şeyler bulma güdüsünün kaynağını incelemek gerekiyor. Dinler geçici, binlerce yıl boyunca inanılan tanrılar artık yok. Ülkeler değişiyor, parçalanıyor, hiçbir şey aynı kalmıyor, savaş da biçim değiştirip yoluna devam ediyor. Vassaf, savaşın çok kötü bir şey olduğunun tamamen anlaşılacağından umutlu, zamanın birinde. Umarım.

Cehenneme Övgü hâlâ en iyi Vassaf metni benim için ama bu da oldukça iyi, sıkı bir serbest düşünürden sıkı bir metin.

8 Şubat 2018 Perşembe

Carson McCullers - Küskün Kahvenin Türküsü

Çok yerde denk geldim, sonuncusu Pennac'ın Roman Gibi'sindeydi. Kurulun önünde tezini savunacak olan bir kız heyecandan titrer, onca bilginin altında ezilmiştir ve hepsini hatırlayıp anlatmak zorundadır. Bir muziplik, hemen. Edebiyat Bu Değil albümü, İbrahim Tatlıses endişeli bakışlarla bir kitabı ısırıyor. Profesörler kızın halini görüyorlar, sevdiği şeylerden bahsetmesini istiyorlar, isimleri delirmişçesine döküyorlar ortaya. Aralarında bu da var. Olmalı; McCullers sözcükler arasından bir mekanı yaratıp tekrar sözcüklere döndürmeyi iyi bilmiş, karakterlerini afişe etmeden kurmuş, konuşturmuş ve dertlerini incelikli bir biçimde ortaya çıkarmış.

1917 doğumlu McCullers, 1940'lardan itibaren adını duyuruyor. Güneyli, adı Faulkner'la anılıyor ki anlaşılabilir; güneyin kasabalarının sıkıntısı ikisinde de benzerdir. Alkolden öldüğü söyleniyor, bir öyküsünde alkolik bir anneyi anlatırken yolu kendine düşürdüğünü sanıyorum ama bunun öyküyle ne kadar ilgili olduğunu bilemiyorum. New York civarında çatılan bir öykü bu, kendisi de oralarda yaşamış. Eh, belki diyelim. Arka kapakta "grotesk olanı öne çıkarma uğruna gerçek hüzün ve duyarlığı ihmal etmekle" eleştirildiği söyleniyor. Gerçek hüzün ve duyarlılık, öykülerinde hayli hayli mevcuttur ve groteskin şaşırtıcılığı içinde kaybolup gitmez, yarattığı basit dünyalarda ne kadar garabet varsa o kadar da incelik mevcuttur, hatta bu yabancılaştırıcılığın kalbindedir incelik. Bir yabancının yanında yabancılayan da var, onun hüznü bir yana, yabancı da kapalı bir kutu değildir, McCullers bu yabancıyı da bilinmeyen haliyle bırakmaz, basit anlatımıyla birden fazla boyut kazanmasını sağlar. Yöntemleri çeşitlidir; bir jestin veya bakışın bile anlamı vardır. Elenmiş sözcükler bir maksatla oradadır, McCullers titizdir.

Küskün Kahvenin Türküsü: Mekan yaratma konusunda ders olarak okutulabilir. Kasabanın iç sıkıcı olduğu söylenir, pamuklu dokuma fabrikası, iki odalı evler ve Forks Falls Yolu'ndan bahsedilir. Okur olarak oradan geçen ve kasaba hakkında bilgi sahibi olmak isteyen birine dönüşürüz, kasabanın anlatılacak bir hikâyesi vardır. Anlatıcı en iyisi Forks Falls Yolu'ndan uzamamızı, kasabanın çok sıkıcı bir yer olduğunu söyler. Bunu öykünün sonunda da söyleyecektir ama ikisinin aralığında müthiş bir hikâye var.

Başka yola gönderilmeden önce, pencereleri tahtalarla kapatılmış bir ev hakkında bilgi sahibi oluruz. Ev uzun süredir bu haldedir, ara sıra tahtaların arasından görünüp kaybolan bir yüzü görürüz, cinsiyetsizdir, beyazdır ve acılı bir hikâyenin dinlenmek üzere olduğunu anlatır. Miss Amelia Evans, beyaz yüzün sahibi, normalde büyük şehirlerde pek çok örneğine rastlayıp şaşırmayacağımız ama seksen yıl öncesinin kasabaları için olağanüstü nitelikler taşıyan bir kadındır. Babasından kalan ev ve dükkânda civardaki en iyi içkiyi yapıp satar, boza satar, yiyecek satar, tahıl satar, oraların en zengin insanıdır ve ruhunun katılığı onu kasabanın önderi haline getirir. Kaslı ve uzun bir kadındır, istediğini oracıkta hacamat edebilir. İnsanlar üzerinden para kazanmaktan başka bir şey düşünmemesinin yanında hatırlanan evliliği de kasabalılarca konuşulur; on gün sürmüştür sadece. Bu noktaya ileride geri dönülür, anlatıcı birbirlerinin ağzından laf alıp hikâyedeki zamanı karman çorman eden kasabalıların kimliğindedir.

Kambur gelir bir gün, Lymon Willis. Amelia'nın uzaktan akrabası olduğunu söyler, ağlamaya başlar. Herkese kendini iyi göstermek için taktikleri vardır, karşısındaki iri kıyım kadın için kullandığı taktiğin başarılı olduğu söylenebilir; kadının ilk kez yelkenleri suya indirdiği görülür. Kambur eve kabul edilir hatta herkesin önünde kendisine bedava içki sunulur. Devrim gibi bir olay. Dedikodular hemen yayılır, kadının kamburu öldürdüğü söylenir ve kasabalılar kadının evine gelir. Kamburun yaşadığı görülür görülmez Willis'in herkesi bir araya getirme ve her şey arasında "yakın ve yaşamsal bir ilişki" kurma yeteneği sayesinde ev bir kahveye dönüşür, o an. Amelia'nın büyük değişimi, kasabadaki değişime önayak olmuştur.

Sevmekle ilgili bir bölüm var, sevenin sevilenden hep daha fazlasını istemesi ve bunun yaratacağı acıya dair. On günlük evliliği buraya bağlıyor anlatıcı, Marvin Macy bahsi açılıyor böylece. Bu adam bir zamanlar bir dünya suç işlemiş ve Amelia'yı görür görmez tutulunca sevginin olağanüstü değiştiriciliği sayesinde suç işlemeyi bırakmış, kiliseye gider olmuş ve kadınla evlenmeyi başarmış. Çok yakışıklı bir herifmiş ama Amelia için bunun bir önemi yokmuş, ilk gece sonlanmadan adamı sokağa atmış. Marvin üzüntüsünden deliye dönmüş, evin etrafında günler boyunca dolanmış ama bir sonuç alamamış, utancından ne yapacağını bilemez hale gelmiş. "Bir damat sevgili geliniyle aynı yatakta yatamadığı, kasabadaki herkes de bunu bildiği zaman çok acıklı bir duruma düşer." (s. 37) Üzücü bir durum, adama yazık olacak demektir bu. Olmuştur da, en sonunda kasabadan gider ve tekrar suç işlemeye başlar. Hapse girdiği haberinden sonra yıllarca kendisinden haber alınmaz, Lymon'la geçen dört yıldan sonra ortaya çıkana kadar.

Kambur dedim de cüce aslında, Lymon güç neredeyse oraya meylettiğinden Marvin ortaya çıkar çıkmaz onun yanından ayrılmamaya başlar. Amelia, eski kocasını eve alır, kovamaz. Birbirlerine nefret dolu bakışlarla süzerler ve büyük kavga gününe kadar gergin günler geçip gider. Kavga uzun sürer, birbirlerini yumruklayıp dururlar ve Amelia kazanacağı sırada Lymon, Amelia'nın sırtına atlayıp kadını bayıltır, sonrasında kadının sahip olduğu her şeyi Marvin'le harap edip ortadan kaybolur. Amelia için, kasabalılar için ve kasabanın ta kendisi için yıkımdır bu, kasabanın ruhu kaybolur, her şey eski ve silik haline döner. Yüz, tahtaların arasından geri çekilip kaybolur, okur da başka bir yola sapıp yolculuğuna devam eder.

Küçük yerler hikâyelerle ayakta durur, bu hikâyeler yeni gelenlere ve kasabalı çocuklara bir çocuğu yaşatırmış gibi anlatılır ki bilsinler, anlatsınlar, bayrak devredilsin ve kasaba canlı kalsın. Mekanın ruhunun aktarımı.

Harika Çocuk: Müzik hocalarının ve yetenekli öğrencilerin muhteşem bir deha karşısında küçülmelerini, psikolojik olarak güçsüzleşmelerini konu alan bir öykü. Frances piyano eğitimi alırken keman çalan arkadaşının hızla yükselmesini izler, hocası Mister Bilderbach da öyle. Gerilimleri en yüksek noktadayken hocanın tahammülü sınırlanır, kızın hissettiği şu: "Kulağını tırmalayan hiçbir falso yapmadı, ama içinde duyduğu anlam parmaklarına daha ulaşamadan, tümceler biçimlenip sese dönüşüyordu." (s. 95) Bernhard'ın Glenn Gould'lu kitabındaki iki arkadaş geldi aklıma, Gould'un yeteneği karşısında dumura uğrayıp kariyerlerini sonlandıran iki yetenekli insan. Öz saygı öylesine yıkılır ki başka bir uğraş da yeterli gelmez, insan içi boş bir kabuğa dönüşür. Böyle bir öykü.

Madame Zilensky ile Finlandiya Kralı: Yaratılan personaya bir başkasının inanıp inanmama problemini anlatır. Madame Zilensky iyi bir öğretmendir, işini çok iyi yapar. Normalleştirici bir etki, ortalarda bir yerlerde anlatılır. Mr. Brook kendisinden son derece memnundur ama kadında bir terslik olduğunu sezer. Sonradan farkına varır ki kadın izlediği filmlerden öğrendikleriyle kendine bir persona yaratmıştır, onun dışına çıkmaz. Evindeki üç farklı kocadan üç çocuk, yaşamının pek de kolay geçmediğini anlattığından ve yüzleşme anında kadının bembeyaz kesilip dağılan yüzünün karmaşasından şaşkınlığa düşen Mr. Brook, kendisiyle paylaşılmayan gerçekliği unutur ve kadının her şeyi sürdürmesini sağlar. Bazen, öyle olmadığını bilsek bile bazen sadece iyi hissetmek için inanıyoruz ve yaşamayı bu şekilde sürdürebiliyoruz. Nefis bir öykü.

Bir Ağaç, Bir Taş, Bir Bulut, bunu ilk 10'a alıyorum, en son Keret'in Tamamen Yalnız Değil nam öyküsü etkilemişti beni. Anlatmıyorum, okuyun lütfen.

Diğer öyküler de nefis, tembellikten anlatamayacağım ama McCullers'ı mutlaka okumak gerek.