28 Haziran 2017 Çarşamba

Mavis Gallant - Paris Öyküleri

Gallant öykülerin roman bölümleri olmadığını, arka arkaya okunmamaları gerektiğini söylüyor. Her öykücü için aynı şey geçerli olmayabilir ama kendi öykülerinin kozmosundan çıkabilmek için bu yöntem şart. Tek bir öyküsüyle kıyaslayınca çok rahat okunabilen romanlar biliyorum, okuru vakumlayıp içeride tutmazlar ama Gallant'ın dünyaları öyle yoğun, karakterleri o kadar detaylı ve kanının aksine o kadar basit bir şekilde kurulmuşlar ki çekim gücüne karşı koyabilmek mümkün değil. Olumsuz bir durum yok, sadece mekandaki en küçük bir detayın bile karakterler üzerinde derin etkiler bırakabileceğini aklınızdan bir an bile çıkarmamanız lazım. Bu öyküleri okumak emek isteyen bir deneyim olacak.

Yüz Kitap'ın işi yine. Bastıkları bir kitabı okuduktan sonra Haydarpaşa'daki fuarda mekanlarına gidip bastıkları bütün kitapları almıştım, aynı çizgide devam ederlerse kaçırmam, ne basarlarsa alırım. Böyle yetenek kumkuması yazarlarla tanıştırmaya devam etsinler, ne güzel!

Gallant gazeteci olarak çalışırken gözlem gücünü geliştiriyor ve anlatacağı hikâyeleri bu süreçte biriktiriyor ama çocukluğundan itibaren gelen bir anlatımcı ruhu var, kağıt insanlarını durmadan konuşturur ve hikâyeler uydururmuş. Diyaloglarının duyulmadığını sanırmış ama sesli bir dünyaymış onun kurduğu, belki diyaloglarının son derece doğal ve başarılı olması buna bağlıdır. "Belki de yazar, aslında kılık değiştirmiş bir çocuktur, yetişkinleri bir çocuk berraklığında, atmosfer netliğinde görür, yetişkin davranışını anlamlandırmaya çalıştıkça doğaçlamaya girişir." (s. 438) Bir fotoğraftan veya tanıklık edilen bir andan yola çıkabiliyor Gallant, karakterleri çerçeveye oturttuktan sonra sözcükler beliriyor ve planlı olduğu kadar plansız da ilerliyor hikâye, bazı öykülerin sonu belli olduğu kadar bazılarının gideceği nokta belirsiz kalıyor, ta ki oraya varıldığı sezilene kadar. Yaşamın küçük bir kopyasını çıkarıyor Gallant, bunu sezgilerine yaslanarak yapması kurguyu gerçeğe yaklaşabileceği kadar yaklaştırıyor.

Öykülerin içeriğini nasıl anlatacağımı bilemiyorum, sadece detaylara odaklansam fikir verir.

Fularlar, Boncuklar, Sandaletler: Theo Schurz ve Mathilde üç sene önce boşandı, Mathilde Alain Poix'yle evlendi, üçünün arası iyi. Küçük şeyler var; mesela Theo için adamın soyadı değişkenlik gösterebiliyor. Poids olur, Poisse olur, akılda tutulmayacak kadar önemsiz bir detay. Mathilde için problem değil, Theo'nun sosyal ilişkilerdeki duyarlılığı bu kadar, boşanmalarına yol açan şey de bu yetersiz duyarlılık zaten. Mathilde'in bahsettiği "ruhsal düzey" nedir, ne anlama gelir, bilmiyor Theo ama bu düzey Alain'de iyi, onu biliyor. Mathilde'in Alain'le daha mutlu olacağını da biliyor, kendi akışkan dünyası Mathilde için bir dayanak noktası oluşturmuyor. Başlarda aralarında bir şeyler vardı, Mathilde'i çeken şey Theo'nun görkemli geçmişi ve ressamlığıydı ama adam mesnetsiz olunca dünyaları çatırdıyor ve anlaşmazlıklarının bir yığın oluşturan küçük sebepleri ayırıyor onları. Hayat devam ediyor sonra, ne olursa olsun.

Matmazel Dias De Corta: Ev sahibi kadın, oğlu Robert ve adı geçen matmazel hakkındadır. Birkaç öyküde görüleceği üzere zaman olaylarla belirlenir, yıllarla değil. Uzamın mekan boyutu daha ağırdır. Neyse, aralarında derin bağlar kurulur, oyuncu olmak isteyen matmazelin telaffuz hataları üzerinde çalışılır ve paylaşımlar arttıkça -Robert'la aynı yatağı paylaştıkları da olmuştur- kopuşun etkisi de ağırlaşır. Birkaç yıl sonra matmazeli televizyonda görürler, kadın istediğini elde etmiştir ama geride kalanlar özlem içindedir, kadının ödemediği kirayı bile istemezler, sadece onunla haberleşmektir istedikleri. Bu.

450 sayfalık bir canavar, benden bu kadar. Sağlam öyküler, ben on günde araya birkaç kitap sokarak bitirebildim, bir solukta okunacak bir şey değil yani. Şiddetle tavsiye ediyorum. Sopayla, silahla, ağır sanayi hamlesiyle falan.

27 Haziran 2017 Salı

Zeyyat Selimoğlu - Eski Defter'den Yeni Defter'e

Selimoğlu'na bir mektup gelir, Hamburg Merkez Kitaplığında "Çağdaş Alman Edebiyatının Türkçe Çevirileri" konusunda etkinlik düzenlenecektir ve Selimoğlu da Siegfried Lenz'in çevirmeni olarak etkinliğe davet edilmektedir, Lenz ile tanışacak ve kitaptan bölümler okuyacaktır. Önce bir yanlışlık olduğunu düşünür, sonra Hamburg rüyalarına kapılır ve o arada çevirinin üç çeşidinden bahseder: Yayıncının talebiyle yapılan çeviri, yayıncıya götürülen çeviri ve basılıp basılmayacağı umursanmayan, tamamen tutku ürünü ortaya çıkan çeviri. Üçüncü türdür Selimoğlu'nun çevirisi; kitaba duyduğu heyecanı ona Almanya yolunu açar, bir de Eski Defter'den Yeni Defter'e ikinci bir bilet sağlar.

1936-1944 arasında Alman Lisesi'nde okuyan Selimoğlu, öğrencilik yıllarını anlatırken II. Dünya Savaşı'nın Alman Lisesi çerçevesinde bir izdüşümünü sunmakla birlikte öğrencilik hayatının ve entelektüel gelişiminin de izini sürer. Yeni Defter boyutu Almanya yolculuğunu ve edebi birikimi ortaya koyar, ikisi arasındaki geçişler bir şiirin dizeleriyle veya Taksim'in değişen yapısının şahitliğiyle sağlanır ki çok ince iştir; 55 yıllık bir zaman aralığında gidip gelmenin yolu birikimdir, Selimoğlu'nun yıllar boyunca biriktirdiği anılar hiç umulmadık yerlerden ortaya çıkar, çağlayan gibi dökülür. Güzel anılar bunlar, Selimoğlu yazarken pek duygulanmıştır diye düşünüyorum. Öykülerini henüz okumadım ve eksikliğini duyuyorum, bütün kitaplarını da edindim oysa. Bu kitabı başlangıç olsun.

O zamanlar özel okullar deli paralar istemiyor öğrencilerden, Selimoğlu'nun babası çocukları yabancı dil öğrensin diye her birini farklı özel okullara veriyor. Zeyyat'ın istikamet Alman Lisesi. Disiplinli, katı bir okul. Almanya'nın dünyayı ele geçirme planlarının eyleme dökülmeye başladığı zamanlar olduğu için karışık yıllar, zaten okul da Selimoğlu'nun mezun olmasıyla on yıla yakın bir süreliğine kapanıyor, sonra açılıyor falan, bir sürü olay.

O zamanların Taksim'i çok hoş; Sait Faik'i hızlı hızlı yürürken görmek, Markiz ve Lebon'da frigo yemek, çeşit çeşit heyecan. Hepsi eskiye gömülmüş durumda, tramvayın dokuyu bozduğunu söylüyor Selimoğlu. Caddenin şimdiki halini görseydi neler söylerdi acaba? Bir de Tünel kazası var, çok fena. Arkadaşıyla birlikte biniyorlar, sonra halat(?) kopuyor, yokuş aşağı tam gaz. Ölümlü bir kaza, ciddi mevzu. Yaralı olarak kurtuluyorlar ama korkudan ödü kopuyor çocukların. Önlem yerine "artlam" kelimesini kullanıyor Selimoğlu, kazadan sonra halat yenisiyle değiştirildiği için. İronik mizahını çok sevdim.

Eski Defter'e odaklanacağım, diğerini bilmek isteyen kitabı edinebilir.

O zamanlar tören salonunda iki resim var; Atatürk'le Hitler'in resmi. Karşılıklı. Nazi propagandası yasaklanmış ama alttan alta yapılıyor yine, hatta öğrencilerin Ari ırktan olup olmadıklarını anlamak için kafatası ölçen öğretmenler bile var! Goethe ve Schiller haricinde bir yazar okutulmuyor ama Nazi rüzgarına kendini kaptırmayan sağduyulu öğretmenler de var, bir tanesi çekinerek Stefan Zweig'ı okumalarını öneriyor, okulda okutulamıyorsa da dışarıdan edinilebilir.

Çeşit çeşit öğretmen var ve Selimoğlu aklında yer edenleri tatlı bir üslupla anıyor. İğneledikleri kadar takdir ettikleri de var; okulun müdürü son derece eşitlikçi ve mantıklı bir adam, yamuğu yok. Yahudi düşmanı olanları iğneliyor Selimoğlu, hatta yetiştiriliş tarzlarını da kurgulayarak içine düştükleri kara çukuru betimliyor. Onlar yüzünden okuldan ayrılan Yahudi arkadaşlarını özlediğini söylüyor. Bir süre sonra, savaşın kaybedilmesine yakın bir zamanda Alman gençlerin ve öğretmenlerin çoğu orduya katılmak üzere Almanya'ya gidiyor, içlerinde sevilenler de var. Kimilerinin ölüm haberi geliyor, kiminden bir daha haber alınamıyor. Sadece acı sonlar yok, aralarından New York'ta ünlü olan klasik müzik piyanistleri de çıkıyor.

Bir dönemi aydınlatıyor Selimoğlu; filmlerden veya kitaplardan o dönemin savaşa karşı toplumsal duruşu hakkında bilgi edinilebilir ama başka bir ülkedeki Alman mikrokozmosunda yaşananlar çok ilgi çekici. Çok naif bir anlatıcı aynı zamanda, şeker gibi anlatıyor yaşadıklarını. Baskısı kalmamış olabilir, sahaflarda bulursanız kaçırmayın.


Şunu da koymasam olmaz şimdi:

24 Haziran 2017 Cumartesi

Max Porter - Tüylü Bir Şeydir Şu Yas

Depresyona kapı aralayan bir yasın iki yönlü etkisinden biri, çok iyi bir yas tutucu olarak söyleyebilirim ki dönüşebileceğim ve olduğum her beni aynı ana tıkması. Sanki tek bir yas varmış da yaşamıma yayılmış oncasını birleştiriyormuş gibi, oradayız, sayısız parça -travma, nevroz, melankoli, ne varsa- halinde yere dökülebiliriz ve toparlanmak yerine öylece kalmak daha az çaba gerektirir. İkinci etki, parçaların birbirine dönüşebilmesi. Kolektif bir yasta daha belirgindir bu. Kimlikler değişir, zamanlar içindeki benler onlarca role bürünür; baba ben/çocuk ben/eş ben ve diğerleri. İçsel bir bölünme bu, bir de kişiler arasında yaşananı mevcuttur, ilişkileri yeniden yapılandırır. Çocuğun kendi anne veya babası olması mümkündür. Kaybettiklerimizin ardından kim olduğumuzu tekrar ve tekrar buluruz, belki de bulamayız ve ben bambaşka birine çıkar. Yıkıcı, buruk.

Zezé'nin arkadaşlarını, özellikle kurbağasını hatırlıyorum. Mekan değişimi sonucunda ortaya çıkıyordu ama asıl olay bir şeyleri geride bırakmaya yardımcı olmaktı, aynı şekilde geleceğin getireceklerine karşı da. Çocuk büyüyünce, kişiliği geliştikçe arka planda kalıyor ve ortadan kayboluyordu. Bir aşama olarak erginlik, zorlu bir yolun sonunda. Yas süreç olarak buna benziyor biraz, hatta bizim Karga da.

Anne düşüyor, başını vuruyor ve ölüyor. Baba iki çocuğuyla kalıyor, bir de karga ekleniyor aralarına. Çat kapı. Kurbağayla aynı muhabbet; kendisine ihtiyaç duyulmayana kadar orada duracak. Baba zannediyorum edebiyat araştırmacısı, Ted Hughes'un şiirleri hakkında Karga adlı bir araştırma üzerinde çalışıyor. Kuzgun da olabilir, bilemedim şimdi. Bu araştırma bitene kadar Karga orada. Kargayla birlikte temsil ettiği, çağrıştırdığı, imlediği her şey de orada. Mitik anlatılar, duygular, takıldığı bir iki şairden birinin melankolik şiiri de dahil. Yüzleştirecek, koruyacak, acı verecek ve mutlu edecek, annenin ölümüyle kopup giden yaşam geri gelene ya da doldurulana kadar bir replika olarak ailenin yanında kalacak. Karga yaşamın bir metaforu, ölümün de. Her şeyin.

Anlatı parçalara ayrılmış durumda, anlatıcı Karga, Baba ve Çocuklar arasında gidip geliyor. Karga'nın monologları başlarda son derece dağınık, çağlayan bir bilincin ürünü ama sonradan bunun bilinçli bir tercih olduğunu görüyoruz, Baba'nın yaşama uyum sağlama aşamasında ihtiyaç duyduğu biçem bu.

Her bir anlatıcı bir diğerini kendine veya diğer anlatıcının rolüne bürüyor. "Annesiz çocuklar saf kargadır." (s. 25) Karga'nın dediği. Çocuklar Anne'nin rolünü sürdürüyorlar. Büyük harfle Anne, kendisi anlatıcı olarak orada değilse de yokluğu bütün anlatıcıları bir araya getirdiği için orada aslında. Neyse, Baba'nın ironiye, Anne'ye ihtiyacı var ve Çocuklar'ın Anne olmaktan başka çıkar yolları yok. Baba için, kendileri için en iyisi bu. Herkes herkesin yerine geçebilir, geçiyor da ama kalıcı olarak değil, ödünleme sonucu belli bir oranda iyileşme sağlanana kadar. Kendi içlerindeki değişim de sürüyor bir yandan. "Karga'nın doğal benliği ile medeni benliğinin, leşçil ile filozofun, tam varlığın tanrıçası ile kara lekenin arasında, Karga ile kuşluğu arasında büyüleyici, devamlı bir yer değiştirme var. Bu bana yas tutma ile yaşamanın, o zaman ile şimdinin arasındaki yer değiştirmenin aynısı gibi geliyor. Ondan çok şey öğrenebilirim." (s. 31) On dört aylık bir sürecin üçe ayrıldığı bölümlerin ikincisi bu değişimlerin yol açtığı biçimde yasa alışma süreciyle geçiyor. Karga'nın gördüğü kabuslar başarısızlığı çağrıştırıyor, Baba'nın özlemi süreğen acının hiç dinmeyeceği duygusunu uyandırıyor, sanki hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi. Depresyon işte; yeni bir şey olamaz, her şey Kristeva'nın Kara Güneş'inin altında yitmiştir, akmayan bir zamana hapsolan kişi için yaşam o andan, o yoksunluktan ibarettir.

Ayrıntılara daha fazla girmeden bitireceğim. Yas görmezden gelinmez, benimsenir ve varlığı sözlü bir anlaşma olarak kanıksanır. "Üstümüze atılmış acıyı kimse ne yavaşlatsın ne hızlandırsın ne de düzeltsin." (s. 107) Baba'nın hayatına giren kadınlar kalıcı değil iyileştiricidirler, anıların yas zincirinden kurtulup birer birer ortaya çıkmaları da öyle. Birinde Baba'nın on sekiz yaşındaki haliyle karşılaşırız, Ted Hughes'un konuşmacı olduğu bir oturuma katılan genç hayran. Hughes hakkında bir yorum yapar, konuyu dağıtır, uyarılır ve gözleri dolu dolu olarak salondan çıkmaya yeltenir. O sırada Ted Hughes'un elini omzunda hisseder, adam, "Evet," deyip uzaklaşır. Bu iyi bir şey, şair hakkındaki araştırmanın bitmesi de öyle. Karga ayrılma iznini alır, Anne de. Küllerinin savrulmasıyla birlikte yas yaşama eklemlenmiş olur. Kabullenilmiş yas yaşamın önünde bir engel değildir artık, bir nirengi noktasıdır, her şeyi bir arada tutan taşlardan biridir.

Oyunculluğuyla, metaforlarıyla muhteşem bir kitap, Monokl yine yapmış yapacağını ama gömülecek bir iki nokta var, söylemeden edemem. Ambalajdan bahsedeyim biraz, mesela bu kapak niye böyle? Tamam, risk alıyorsunuz ve bir ilk kitap basıyorsunuz ama kapağı mahvetmenin lüzumu yok ki. Knausgaard hesabı, övgüler için ayrı sayfalar olabilirdi veya arka kapak kullanılabilirdi. Şu hali güzel değil.

Birkaç yazım hatası var, o kadar olur ama bence "Foo Dövüşçüleri" ayarında bir ayıp var, o olmamış. "Birçok insan, aslında Shakespeare'e, İbn Arabî'ye, Şostakoviç'e, Howlin'e Wolf'a ihtiyacım varken, 'Zamana ihtiyacın var,' dedi." (s. 48)

Howlin'e Wolf'a? Howlin' Wolf o, alemin en kral blues müzisyenlerinden. Bir şarkısını koyuyorum.

Jon Fosse - Sabahtan Akşama

Poe'nun bir öyküsünde sahibi tarafından çağrılan uşak odaya girer. Ölü olmasına rağmen. Alışkanlık.

Yüksek lisansta sınıf arkadaşım anlatmıştı, Ordu ve civarında nadiren görülen bir gelenek olarak tabut mezarlığa götürülürken sokak sokak gezdirilirmiş, ruh mezardan çıkıp evine dönmesin, dönüş yolunu bulamasın diye. Şamanların şarkılarını duyuyoruz, ne olduğunu bilmesek de.

"If I die tomorrow
I'd be alright
Because I believe
That after we're gone
The spirit carries on"

Dream Theater - The Spirit Carries On

Öte geçenin bilinmezliği hayal gücüyle tamamlanıyor, bu novella da mütevazı bir katkı. Norveç'in denizlerinin ve ağaçlarının arasında bir yaşam, sona erme biçimi yaşama dahil. Sabahtan sabaha aslında, ölümü bir başka sabah olarak düşünmek hoşuma gidiyor. Akşam faslı yokluğun ele alınış biçimiyle ortaya çıkıyor. Tanrı ve Şeytan çekişiyor, düalist mantığın işlerlik kazandığı yerde Tanrı'dan gelenle Şeytan'ın eziyeti birbirine karışıyor. Hiçlik, doğanın eninde sonunda bizi yüzleştireceği gerçek. Her şeye gücü yetmeyen Tanrı fikriyle insanın acizliği birleştiği zaman hiçliği sezmek olası. Olai bu orta noktayı oğlu Johannes doğarken saptıyor; Tanrı'nın hem çok uzakta hem de çok yakında olması insanın yalnızlığını artırıyor, insan pek umursanan bir varlık değil çünkü. Doğum da bu umursanmamanın acısını katlayan bir şey, zira Tanrı'nın bir hediyesi. Var olduğu varsayılan Tanrı'nın. Neyse, çocuk doğacak birazdan.

İki bölüm, ilkinde doğum ve Olai'nin sorgulamaları var. Fedakarlık, ceza, cılız bir, "Eli! Eli!" ünlemesi birbirine karışıyor, Johannes'in babası ilahi bir sorumluluğu da yüklenmiş oluyor böylece. Bebeğin feryadı bütün o seslere, seslerin kaosuna katılıyor. Birlik yok, her şey dağınık, dingin bir coğrafyanın boğucu sessizliğinde sezilmesi zor olan bir karmaşanın adı bir türlü konamıyor, sadece uyumsuz sesler var.

İkinci bölümde Johannes uyanıyor, olağanın aksine ağrısı sızısı yok. Güzel bir sabah, yaşlı adam her şeyi yapabilecek bir güce sahip. Kısa zaman önce ölen eşi Erna'dan kalan boş sandalye her sabah kendisini selamlıyor ama o sabah olabildiğince orada, Erna'yla ilgili anıları da orada, hatta Erna hiç gitmemiş gibi. Johannes ev işleriyle ilgilenirken arkadaşı Peter'la bir araya geliyor ve geçmişte yaşanan bir olayı tekrar yaşıyor. En başta köfte çakılmadıysa burada çakılır artık; birkaç fotoğraf, birkaç duygudan başka bir şey kalmıyor geriye. Ölü dost Peter'ın gözünden yaş geliyor, Johannes'in denize attığı zokanın batmaması kendi reddedilişini hatırlatıyor, tabii arkadaşı adına duyduğu üzüntü de var. Deniz artık Johannes'i istemiyor, dünyanın değişmesi gerekiyor. Yavaş bir değişim bu, Johannes'in yaşamından koparılıp alınması bir anda gerçekleşemeyecek kadar zor. Doğaya iz bırakmış ve doğayı ruhunun bir parçası haline getirmiş Johannes'in hazırlığı yavaş yavaş tamamlanıyor, zirve ve dip noktaları hatırlanıyor, tekrar yaşanıyor, biçimlendiriliyor ve kronolojik düzende işleniyor, yaşamdan sonra bile. Her şey olup biterken virgülden başka bir noktalama işareti yok, hayatın akışını bölmek mümkün değil. Akşama kadar bu minvalde ilerleyen hikâyenin sonunda Peter arkadaşını hazırlar, birlikte bir sandala(?) binerler, sandal gemiye dönüşür ve bir tek düşüncenin kaldığı o son anda beyaz bir dünyanın içinde bulurlar kendilerini. Bu gemiyle geçiş hadisesi de son derece mitik, Tolkien'ın dünyasından Kharon'a seksen çeşit örneği mevcut. Neyse, böyle bir son. Johannes'in cenaze töreninde gökyüzünde beyaz bulutlar vardır, güneş batmaya yakındır, yaşam göçmeye müsaittir. Ne güzel! Alışkanlıkların ölümden sonra da sürdüğünü görürüz, dostluklar sürer, her şey varlığını sürdürür, kişi kendinden başka bir şeye tutunmaz.

Dream Theater'la bitiriyorum, albümü de yıllar sonra baştan dinliyorum şimdi. Öldüğümde fonda çalacak beş albümden biridir herhalde, lisede onlarca kez dinlemiştim. Vay be. Kitap şahane kısaca, ıskalamayın derim.

Berk Kuruçay - Geriye Kalan: Bir Chris Cornell Retrospektifi

Hazırlıkta işin bir kısmını çözdük, kasetleri takıp dinlerken sınıftakilerin kafası az şişmedi. Armored Saint'ten Iron Maiden'a neler neler, bir de yarım yamalak gitaristliğimizle şarkıları utanmadan çalmaya çalıştık. O ara diş teli çok pahalı gelince annemi elektro gitar almaya ikna ettim. Dişlerim yamuk kalabilirdi ama jın jınsız olmazdı, klasik gitarla bir yere kadar.

Lise 1'de etrafımızda olan biten daha bir anlam kazandı, üzerine aşık da oldum, ziyade olsun. Ufukta Grunge belirmişti, sarıldık. Gerisi Seattle tayfası. Muhteşem dörtlü bizi fena sarstı, Kazaa'dan klip inecek diye günlerce heyecan içinde beklediğimi bilirim. O zamanlar gözümde canlandı kitabı görünce.

Berk Kuruçay genç bir arkadaş, muhteşem bir araştırmacılık örneği göstermese de derli toplu sayılabilecek, içi dolu turşucuk bir başvuru kitabı koymuş ortaya. Bu açıdan iyi ama araştırmacılıktan çok hayranlığın dili var, kitaptaki bilgilere de azıcık uğraşla internetten ulaşabilirsiniz. Kitabı biraz kurcalasaydım edinmezdim açıkçası, normalde bodoslamadan kitap almam ama oldu bir kere. Haydarpaşa'daki fuarın ortamı beni küçük, sevimli bir canavara dönüştürdü.

Cornell'in intihar ettiği geceyle başlıyoruz, In My Time of Dying hadisesi, eşi ve arkadaşıyla konuşmaları... Zihinsel olarak hazırlık yapmış Cornell, aldığı ilaçların etkisiyle olduğu söyleniyor ama kim bilir? Sebepsiz yere ölmek için çok genç olduğu söylense de gençliğin kimde olduğunu söylemek zor. "İntihar etmek için çok genç olmak" diye bir şey yok, diğer yandan milyonlarca sebep var intihar etmek için, bazılarının veya birinin sıkı bir baskısı yeterli. İntihar edenin arkada bıraktığı insanları düşünecek durumda olmadığı görmezden geliniyor, sanki herkesi arkasında bırakıp uzaklara gitmiş ama varlığını sürdürüyormuş gibi. O noktada insanların bir önemi kalmıyor zaten, herkes Caraco gibi ince olmak zorunda değil ki anneyle baba öldükten sonra intihar edilsin. Sonrasındaki suçlamalar saçma bu yüzden, istendiği gibi yaşamak -veya ölmek- için kimse çocuklarını, eşini düşünmek zorunda değil, bu özgürlük ağırdır ve ağırlığı ölçüsünde özgürlüktür zaten. Cornell'in yaşamına ve ölümüne saygıyla yaklaşıyorum, insan olmak zordur çünkü.

1960'lardan itibaren Grunge'a kadar müzikal anlamda neler olup bittiği güzelce ele alınmış, bir de Seattle ve ahalisi anlatılmış, o da güzel. Annesiyle babası boşanmış çocuklar ellerine gitar alıp üretmeye başlıyor, uyuşturucuya bulaşıyor ve yağmurun eksik olmadığı bir şehrin sokaklarını adımlıyor, bir de işçi sınıfının onurlu ve zor hayatını sıkıştırıyorum araya, temeller beliriyor. Cobain, Vedder, Cornell ve canım Staley'nin ortamı aşağı yukarı bu. Cobain: Montage of Heck'i izlerseniz fikir sahibi olursunuz, süper bir belgesel o. Neyse, ardından Temple of the Dog ve diğer üç kahramanın grupları geliyor, aralarındaki arkadaşlığı görüyoruz falan. Mesela şu ne güzel:


Sonda Chris Cornell'in bir röportajı var. Soundgarden, Seattle, Temple of the Dog ve Seattle Sound'la alakalı mevzulara kısaca bir değiniyor Cornell. Şehrin diğer kötü çocuklarını sevdiğini ve üretilen müziklerin birbirine pek benzememesinden duyduğu mutluluğu anlatıyor. Kendilerine özgüler, hiçbir şekilde değişmek istemiyorlar ve orijinal kalarak farklı işler ortaya koyuyorlar. Muhteşem bir durum bu; birbirine benzemek isteyen kimse yok, benzer kaynaklar var ve bu kaynaklardan doğdukları için birbirlerinden hem çok farklılar hem de farklı değiller. Ne güzel yapmışsınız ulan!

Böyle. Cornell'e saygı, sevgi.

22 Haziran 2017 Perşembe

Nikolay Leskov - Eski Zaman Delileri

Fulford, Anlatının Gücü'nde şehir efsanelerinin dünyayı hikâyelerle biçimlendirmenin bir parodisi olduğunu söylüyor ama işin parodi kısmı Leskov'un zamanında hikâyeden ne kadar farklıydı, düşünmek gerekiyor. Kolektif hafızanın biçimlenmesinde tarih yazımıyla birlikte halk hikâyelerinin, hikâye anlatıcılığının da büyük payı var. Leskov parodiyle hikâye arasındaki farkı ortadan kaldırıyor ya da ikisi arasında herhangi bir farkın bulunmadığı zamanlarda söylenceleri hikâye anlatıcısı olarak ele alıp yazına sol kanattan enfes bir koşu yapıyor, ileride Bulgakov, Çehov, Marquez var. Borges sağ kanattan ara ara destekliyor, o da ailesinden ve çevresinden dinlediği hikâyelerle büyüyüp bu hikâyeleri öykü olarak tekrar doğurduğundan iki yazarı aynı kefeye koyuyorum, büyük iş yapmışlar. Benjamin'in, "Ah, nerede o eski hikâyeler?!" diye hayıflanmasının ardından Leskov güzellemesinin gelmesi anlaşılır.

Sırayla gitmeyeyim, bu şehir efsanesi olayının neredeyse iki yüz yıl önce irdelendiği açıklamayı öne alıyorum. Eski Zaman Delileri'nde kurguyla gerçeğin birbirine oynadığı oyunlardan bahsedilir; örneğin yıllar önce duyulan bir olay sanki dün yaşanmış gibi anlatılır, bunu kahvede Hilmi Dayı da anlatabilir, sevdiğimiz bir yazar da. Tabii kimlik biraz değişmiştir; isimler, yer, olayın rengi falan, kulaktan girdiği şekliyle kalmaz, ağızdan/elden çıkarken farklıdır, başka bir şeye dönüşür. Leskov kendinden örnek veriyor, Bir Nihilistle Yolculuk öyküsünün gerçekten yaşanmış gibi anlatıldığını duyduğunda dehşete düştüğünü söylüyor.

"'Nasıl yani,' diye düşündüm, 'kısırlık' artık yalnızca edebi yaratıcılıkta değil, yaratıcılığı her zaman değişik ve yinelenemez olan hayatın içinde de mi hissedilmeye başlandı. Ne yani, hayat birden aptallaştı ve gerçek olayların bu denli canlılığı karşısında bizim betimlemelerimizin çok zayıf kalmasıyla bizi utandıracak yerde, bizim yarattığımız kompozisyonların o hiç de mükemmel olmayan tuşlarıyla oynamaya mı başladı..." (s. 41)

Fulford'a dönüyorum, insanoğlunun hayatı kronolojik hikâyeler biçimine sokmak yönünde bir eğilimi var, zihinsel işlerliğimizi bu şekilde sağlayabiliyoruz. Bilinç de başlı başına bir karnaval olduğu için yaşanan hiçbir şey yaşandığı gibi kalmıyor, işleniyor ve yine işleniyor. Bu işlenme mevzusu Dürrenmatt'ın Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi'nde gayet açık bir şekilde açıklanır. Biz bir kameranın duygu dünyasına sahip olmadığımız için hiçbir şeyi olduğu gibi göremeyeceğiz, bu yüzden gerçekliği kurgulayıp raflara yerleştireceğiz. Bu noktada gerçekle kurgu arasında pek bir fark kalmıyor sanıyorum. Başka bir metne gidiyorum, Cem Akaş'ın 19'unda "Gerçek'ten daha edebi, Edebiyat'tan daha gerçek" bir kitap kendini yazdırır, zorla yazdırır. Zorla yaşanır, zorla kurgulanır. Bu iş böyle yürüyor. Neyse, bu olayı gören Leskov da durur mu, yapıştırmış öyküleri. Hikâyelerin yazılı olarak korunmayı hak ettiklerini, gerçekliklerinin sorgulanabilir olduğunu ama bunun pek de önemli olmadığını söyleyerek girişir.

Madam De Genlis'in Ruhu: En sağlam yalanların gerçekliğin kıyısına iliştirilenlerden doğduğu söylenir, öykülerde de gerçekliğin katı yüzeyindeki çatlaklardan çıkmış uydurmacalara rastlayacağız. Bilmece gibiler, işin kurmaca olmayan kısmı edebi dedektifler için keyifli bir uğraşı olacak.

Bu öyküde şehir/bölge yöneticisi bir beyefendinin eşini göreceğiz, kendisi büyük yazarların ruhlarının kitaplarda yaşadığını düşünmektedir, malum zaman ispiritizmin zirve yaptığı bir zaman. Neyse, çocuklarını iyi bir şekilde yetiştirmek isteyen hanım bazı yazarların okunmasını yasaklamıştır. Tembellik gibi zararlı düşünceleri övenler kitaplığa giremez ama girenler de arıza çıkarabilir, yargıya varmadan önce bilgi sahibi olmak lazım, böyle bir şey.

Vişnevski ve Akrabaları Destanı: Leskov'a göre Ruslar edebiyatta gayet gerçekçi bir şekilde anlatılmıştır ama bu gerçekçiliğe sığmayan yönler de vardır, onlar söylencelerde varlığını sürdürür. Vişnevski böyle bir söylenceden çekilip alınmıştır. Leskov adamı hiçbir şekilde yargılamaz, sadece renkli bir yaşamı aktarır.

Önemli bir adam Vişnevski, Batı'da eğitim alıp memleketine döner ve Ukrayna-Rusya çekişmesinin halka yansıdığı şekliyle biçimlenir, bir de mezhep farklılıkları var tabii. Bu kısımlar toplumun gerilim noktalarını ortaya çıkarıyor ama konu bu değil, Vişnevski. Adamımız orijinal, aileden zengin ve başına buyruk, bir de şair gözleriyle bakıyor dünyaya. Eşi adamı seviyor ve daha da önemlisi anlıyor, adamın kadınlara karşı duyduğu sevgiyi görünce o kadınları kendi çocuğuymuş gibi seviyor ve onlara bakıyor, adamın şairane çıkışlarına aynı şekilde cevap veriyor. Ne zaman ki kadın ölüyor ve Vişnevski başka bir kadınla evlenip yeni eşinin duygusal açıdan odundan hallice olduğunu anlıyor, o zaman yarı yarıya ölüyor, dünyanın renkleri giderek soluyor, meyvelerin eski tadı kalmıyor falan. Öldüğünde öbür tarafta buluşacaklarını düşünüyor yazar, aralarındaki ilişkinin niteliğini anlarsak son derece olası.

Nöbetçi: Leskov, öykünün Ruslar için son derece tipik olduğunu düşünüyor. Uydurulmuş hiçbir şey yokmuş bir de. Gerçeğe yakışan bir öykü gerçekten.

Kulübesini terk etmemesi gereken bir asker, az ileride boğulmak üzere olan bir adama yardıma koşar ve adamı kurtarır, o sırada oradan geçmekte olan muvazzaf bir gaziyi görünce korkudan hemen kulübesine döner ama ihbar edileceğini düşünmekten içi içini yer, komutanını durumdan haberdar eder. O sırada gazi de adamı kurtarmış gibi yapıp madalya almaya karar verir, sonuçta kurtarılan adam kendisini kimin kurtardığını fark edemeyecek kadar korkmuştur. Böylece hikâye iki uçtan yürümeye başlar, komutanlar komutanlarına başvurur derken gazinin hikâyesi gerçek olarak kabul edilir, bizim fedakar askerimiz de iki yüz değnek cezasıyla yırtar. Hikâye içinde hikâye, gerçek olarak kabul edileni gerçeğe en uzak olanıdır zira gazinin giysileri kupkurudur ama önemi yok, gerçek tercih edilebilir bir haldedir.

Son bir tane, Alaycı. Bu tam Aziz Nesin'in kalemi aslında. Köye atanan yönetici adildir ve çalışkandır ama köylüler adamı sevmez çünkü adam kimseye dayak attırmaz, kimseyi sürgün etmez, kimseye kötü davranmaz kısaca. Köylüler bu durumu kabullenemez, adamı bir temiz döverler, üzerine adamın kurdurduğu fabrikayı, değirmeni falan yakarlar. Özür dilemeleri karşılığında affedilecekleri beyan edilir, buna rağmen adamla bir daha çalışmak istemedikleri için özür dilemezler ve çoğu sürgün edilir, bazıları köleleştirilir falan. Trajikomik.

Folklor, hikâyecilik derken okuyacak öykü kalmıyor, Dedalus'a teşekkürler.

Ek: Daha bitmemiş, not aldığım şeylerden ikisini yazayım.

Cepte yeniden beliren ruble efsanesine Bulgakov veya Strugatski Kardeşler bir romanda yer vermişti ama hangi romandı, kim yazmıştı, hatırlamıyorum. Daha neler çıkar da dikkatle okumak lazım.

İkinci mevzu, Bauman'ın hızın kaybettirdikleri konusunda söylediklerine Leskov'da rastlıyoruz. Çok heyecan verici aslında, Bauman da hızlı iletişimin ve ulaşımın insanda duygu yoğunluğu kaybı olarak döndüğünü söyler. Leskov aynı mevzuyu trenler hakkında söylüyor. Her şey akışkan, her şey akıp gidiyor, izlenimler sahip olunamayacak kadar yitik.

István Örkény - Bir Dakikalık Öyküler

Hiçe bir bakış atmanın bedeli, ruhta azıcık bir incelik de varsa yaratmak oluyor, hiçlikten korkulduğu için mi? Remarque, Vonnegut, Böll ve diğerleri uçsuz bucaksız bir yazın oluşturdular, kimi ciltler dolusu yazdı, kimi hayal gücünün dokusunu kaba gerçeğin üzerine işledi. Mücadele etme yolları farklı, insan zenginlik demek. Ne güzel.

Örkény'nin daha uzun metinleri de varmış, bilmiyorum, bundan başka bir tanecik oyunu çevrilmiş ama olayın bu öykülerinde olduğunu düşünüyorum. Ciltler dolusu dedim, aslında uzatmanın o kadar da anlamı yok. Vardır elbet de saçmanın, hiçin minimal düzeyde daha yoğun olduğunu seziyorum, bu sebeple Bir Dakikalık Öyküler iyi, çok iyi. Örkény de gerek savaşlar, gerek diğer can sıkıcı olaylar yüzünden kendine istediğince odaklanamadığından şikayetçi, dolayısıyla kısacık yazarak istediği yalnızlığı yakaladığını düşünüyorum.

Şimdiye kadar okuduğum Macarların hepsi çok iyiydi ama nedense çevrilmeleri konusunda sıra kendilerine bir türlü gelmiyor, çok ağır ilerliyor işler. Bu şamatacı topluluktan daha fazla çeviri yapılmalı.

Kullanım kılavuzunda öykülerin bir çırpıda okunabileceği, zaman kaybı yaşanmayacağı söyleniyor ama doğru değil, öykülere tekrar tekrar dönmek gerekecek. Şu dahil:

Boş sayfanın doluluğu harflerle sınırlı değil. Görme Biçimleri sergisine gitmenizi tavsiye ederim, orada bir eserin yer aldığı çerçevenin önü değil, arkası sergileniyor. Görülmeyen yüzde bir eserin geçirdiği aşamalar var ve o da bir sanat olarak incelenebilir, aşağı yukarı böyle bir şey. Burada da benzer bir şekilde düşünebiliriz; yaratının bir malzemeye ihtiyacının olmayacağı durumlar vardır, yaratıcının referansıyla veya alımlama yoluyla eser ortaya çıkabilir. Bu durumda aşırı yorumlama da yorumlamanın bir yan ürünü olarak yanlışlanamaz, içkindir çünkü. Sınırsız bir alan, sayısız seçenek. Yarınki benle bugünkünün doldurdukları bir olmayacak, yarınki benle bugünkü bir olmayacağı için. Buna bakıp geçemiyoruz o yüzden, zamanımızı alıyor ve almaya devam edecek, öykülerin tamamı için geçerli bu.

Düşündüm de, sayfanın ne olduğunu bilmesi güzel şey!

Şunu de söyleyeyim, aynı sergide bir anın 600 farklı yakalanışından oluşan güzel bir eser var, görmenizi çok isterim. Kuşlar, Akdeniz, çocuklar ve insanlar... Bir ekmek parçasını tutan adamdan duvar dibinde kaygıyla bakan adama geçiş ağır geldi, gözümde yaş. Anlar kendilerinden başka şeylerle de dolu.

Üç beş öykü alayım buraya, fikir versin.

Danışma: Masa başı işler iyi değil, hiç iyi değil. Sadece iki cümlelik bir iş.

"Birinci katta, solda."
"İkinci katta, sağdan ikinci kapı."

Bu kadar. Binlerce kez tekrarlandıktan sonra doğru cevap gelir: "'Hepimiz hiçlikten geldik ve o lanetli hiçliğe döneceğiz!..'" (s. 30) Şikayet umursanmaz, pek de büyük bir hadise değil. Mesleki deformasyondan da hiçliğe varılır.

Grotesk Nedir?: Kafanızı bacaklarınızın arasına sokup dünyaya tersten bakın. Yazılar, cenazeler, yağmur damlaları başka bir şeye dönüşecek, varlıklarını reddedecek ve formu yitirmeksizin başka bir anlama gelecek. Risk budur, grotesk de!

Bir Olay: Ama... Öykülerde bir şeyler olur, anlamlı bir şeyler. Olur mu? Şart değil.

Adı Sandor olan bir şişe mantarı suya düşer, bir süre yüzer ve ağır ağır batar. Dipte neden battığını düşünmez, batışın herhangi bir anlam taşıdığını da. Hiçbir açıklaması olmayan bir olay öyküye dönüştüğü zaman anlam kazanır. Belki de kazanmaz.

Ucuz Atlatılmış Bir Trafik Kazası: Tokyo'nun işlek caddelerinden birinde iki harakiri denk gelir, birkaç küçük sıyrık dışında kaza ucuz atlatılır. Kimse ölmemiştir, onur haricinde.

İnatçı Baskı Hatası: Bu da güzel. Baskı hatası olmayan bir baskı hatası kendi varlığını kanıtlamak istercesine orada değildir, açıklamasının haricinde hiçtir. Düzeltme metni bir şeyin düzeltildiğini anlatmaz her zaman, nefes almanın yaşamak için yeterli olmaması gibi.

Dr. Khg'nın Anısına: Alman askere Hölderlin sorulur, Schiller sorulur, Rilke sorulur. Asker bilmiyordur, kızarır ve bildiğini söyler; bir kurşun. Aşağılanmanın etkisiz çözümü, nesneye yönelen öfke.

Kuşluk Vakti Gelen Telefon: Hah, bu deneyimlenecek bir şey.

Petőfi'nin telefon ettiği kişi Petőfi hayranıdır, büyük sanatçı, hayranıyla konuşmak ister ama hayran konuşacak bir şey bulamaz, eserlerini çok sevdiğini belirtir ve telefonu kapatır.

Bukowski'nin Burroughs'la konuşmaması bir anlamda böyle bir şey, ne konuşulacak ki? Ne konuşulabilir? Çok sevdiğim sanatçılarla konuşma şansı bulsam bir şey konuşmam, tanımıyorum ki onları. Sürecin işlemesi gerekir; tanışmalıyız, hayatımızın belli bölümlerini paylaşmalıyız ki konuşacak bir şeyimiz olsun. Telvin konserinden sonra Erkan Oğur'la fotoğraf çektiren arkadaşlara özenip ben de çektirmiştim ama o an durumun saçmalığını fark edip fotoğrafı almadım. Aynı şekilde Cenk Taner konseri öncesinde adama primat gibi görünmüş olabilirim, söyleyecek bir şey bulamadım çünkü. Abartısız hali şu: "Ebi... Çohh seviyürüz..." Rezillik.

Neyse, Örkény okuyunuz ki genç kalasınız.