14 Ocak 2018 Pazar

Thomas Bernhard - Yürümek • Evet

Husserl.

"'Zorunsuz' bir konum olan dünyanın konumu ile 'zorunlu' ve mutlak kuşkulanılamaz bir konum olan saf ben'imin ve ego-lojik yaşanmışlığımın konumu karşıtlık halindedir. 'Kişi' olarak verilen her şey (var olduğu gibi) olmayabilir de, 'kişi' olarak verilen hiçbir yaşanmışlıksa var olmamazlık edemez."

Kendilik bilinci belirmiş ama nesnelerle, dünyayla bir bağlantı kurulamamış, bir iç dünya ve dışarıdan beslenemiyor. Sonuçta Karrer delirdi, pantoloncuya girdi ve bastonuyla defalarca tezgaha vurdu, vurmadan önce Oehler'le yürüyordu, sadece pazartesileri, şimdi Oehler anlatıcıyla yürüyor pazartesileri çünkü Karrer delirdi ve Steinhof'a, akıl hastanesine gitti. Oehler anlatıcıyla yürüyor ve birbirlerini biçimlemek zorundalar, anlatıcı Oehler'in hızına alışmak zorunda, giyimini onunkiyle odaklamak zorunda, dar kenarlı şapkaya geniş kenarlı şapka, botlara karşı ayakkabılar, düşüncelere karşı düşünceler, görülenler ve duyulanlar karşılıklı sınanırsa, kıyafetler gibi, biri diğerini tutmayacaktır, öyleyse söylenenler yalandır, görülenler de öyle, yalandan kurtulmak diye bir şey yoktur, öylelik kişiden kişiye değişir, kişiler de kişiden kişiye değişir, kendindelik düşünüldüğü an kendindelik olmaktan çıkar, hiç kimse kendisi olamaz bu durumda, böyle bir şey mümkün değildir. Lyotard bunu açar, Husserl bunu Kant'tan süzdürüp berraklaştırır, fenomenlerin dünyası deist sayısı kadar olan tanrı sayısı kadar çoktur ve bu kadar çok olan bir dünyayı düşünmek onu yok eder, düşünce dünyayı kısıtlar, parçalar, kafese koyar. Yok eder, küçük parçalar kaybolmaya meyillidir, insan kendini kaybetmeye meyillidir ama bu yapış yapış denizde salınmakla kendini kurtarır, bu yapış yapış denizi sevdiği de olur, yüzmekten bıkmaz ve kendini mahveder, farkına varmadan. Mahvolur, düşünceleri dipsiz kuyuya akar sonunda, kaybolur. Ziyan olduğunu söylemek için bir ön değer vermek gerekir, buna bir ön değer vermek fazla değer vermektir, olağanlığı çok önemliymiş gibi, bayağılığı çok önemliymiş gibi algılamak demektir, saçmalıktır, çekilmez durumları çekilir durumlara tıkıştırmak hiçbir zaman iyi değildir, çekilirleri de çekilmezliğe iter bu, her şeye bulaşan bir çürümüşlük. "Bütün yaşam süreci bir kötüleşme sürecidir, sürekli, bu yasa en korkuncudur, her şey kötüleşir." (s. 12) Belirli bir dünyada belirsiz noktalar bırakmak, var olabilmek için. Belirsizliğin boşluğunda hayatta kalmaya çalışmak, bir deliliği sürdürebilmek için. Çekilmez olanı çekmek, olgulara karşı hayatta kalmak, varlığı sürdürebilmek, Kerrer bu yüzden delirdi. Kerrer varolmanın içindeydi ve onun karşısındaydı, çaresiz. Bir kere vardı, düşünebiliyordu ve düşüncesinden kurtulamıyordu. Tarihin var olup kendi yalanını sürdürmesi gibi, dışa çıkamaması gibi, kendi içinde kapalı bir sistem. Akıl, diyor Oehler, hiçbir şeyi kabullenmemekle akıl olmuştur ama bu bir sonsuz döngüdür, sonuçta kendini de yok etmesi gerekecektir. Bunu fark eden bir alt-akıl yaratır Kerrer, doğanın ve insanın sürmesini sağlayan bu alt akıldır, böyle söyledi Kerrer, der Oehler, sürekli aklı olsaydı öldürürmüş kendini ama aklı sürekli değilmiş, bir noktada kesilirmiş, iyi bir şeymiş bu, Kerrer'in yerinde olmamasını sağlamış, Kerrer şimdi bu yüzden akıl hastanesindeymiş. "Düşünülen bütün düşünme bir yedek düşünme, çünkü gerçek düşünme olanaksız, çünkü gerçek bir düşünme yok, çünkü doğa gerçek düşünmeyi dışlıyor, çünkü gerçek düşünmeyi dışlamak zorunda." (s. 15)


Deneyime dayanmayan her şeyin olanaklılığı, her şeyin yanlış olduğu bilgisiyle çarpıştığında insanın yok olma deneyimini doğurur, tek bir deneyim, yanlıştan tek bir çıkış yolu. Bu yolu kullanmaz insanlar, çocuk yaparlar bir de. Çocuk yapmak, diyor Oehler, insanın kendine hiçbir şey sormadığı anların sonucudur. İnsan gerçekten sormaz, sadece yapar, gerçekten sorsa yapmayacaktı ama sorma ediminin hiçbir önemi yok, kepazelik, Rust aslında Oehler olabilir mi diye düşünüyorum ben, Oehler çocuk yapanların en büyük cezaya çarptırılması gerektiğini söylüyor, kafasız insanlar çocuk yapıyor ve çocuklar devlet tarafından kafasızlaştırılıyor, hiçlikten hiçliğe, posası sıkılan insanlar devlete verebileceklerini verip birkaç anıyla ayrılıyorlar bu dünyadan, var oluş bir simülasyona dönüşüyor ve asıl varlık bu çarpıklık olmaktan öteye geçmiyor. Çarpıklık, doğanın ürettiği onca acı, insanın acı çekme kapasitesinin sınırsız olması, hepsi bir mekanizmanın parçaları olarak beliriyor, doğa kendinden olmayanı istemiyor, insanı istemiyor, bunu pek çok uçuk kaçık filmde, kitapta gördük, istenmediği yerde duran kişi kafasızdır, istenmediğinin farkına varmayan daha da ahmaktır, demiyor Oehler, ben diyorum bunu, Oehler'se Karrer'den alıntı yapıyor, anlatı içinde anlatı, kaç kat olduğunu sayamadım, bilmiyorum, birinin diğeri olması bana hiçbir sorun çıkarmaz, Oehler için sorun değil, o sadece anlatmak istiyor, anlatıcıya anlatmak, anlatıcı da anlatabilsin diye, söz gelimi hastanelerin çekilmezliğiyle dışarının çekilmezliğini farklı kılan bir şey olmadığını, hastanelerin ve Kerrer'inki gibi psikiyatrların saçmalık olduğunu söylüyor, bunlar sağaltımdan çok yıkım için oradadırlar, başka bir amaçları yoktur, derin düşünme sanatını yok eden yerlerdir, yok olmaya yol açacak düşüncelerin belirmesinden hemen önce düşünmeyi kesme sanatını yok ederler, birbiriyle ilgisiz pek çok şeyin bir araya gelip mutlak sonu -deliliği, ölümü vs.- getirmesini engellemezler, Kerrer'in başına gelen engellenemeyecek bir şeydi. Uzunca bir bölüm, Kerrer'in delirme anları için. Kerrer'in arkadaşı Hollensteiner'in dehası ve intiharı, Kerrer'in delirme anları için bu da. "Bu ülkenin güzelliği ile bu devletin hainliğini karıştırırsak, diyor Oehler, intihara varırız." (s. 30)

Spiraller, genişleyen spiraller, Bernhard'ın üslubu.

Evet. İsviçreli ve hayat arkadaşı Moritz'e geldiğinde anlatıcı düşünsel boşluğunu Moritz'e açmak için oradaydı, karanlığını kusuyordu, varlığının duyurduğu dehşeti haykırıyordu, yarıda kaldı. İsviçreli ve İranlı hayat arkadaşı geldiler, handalar, anlatıcı da handa, İsviçreli bazı işleri için oradan ayrıldı, kadınla adam ormanda yürüyüşe çıktılar, adam yaşamak için bir amacının olduğunu anladı, kadın onu yaşatacaktı, kadının varlığı yeterliydi çünkü kadın Schubert ve Schumann'ı biliyordu, Kierkegaard ve Schopenhauer'ı biliyordu, derinlikliydi, tüketilebilirdi, tüketildi ve adam, kadını tükettiği gibi bıraktı. Kendisi çoktan tükenmişti; yazılamayan metinler, yazılsa yazarını yok edecek metinler, araştırmalar, bilimsel işler, bilimsenmeyen işler, birçok iş insanı yok edebilirdi ve adam birini seçti, kadın ortaya çıkana kadar kendisini evine kapadı, kentten ve köyden ayrı ayrı nefret etti, aynı izlekler etrafında dehşet bir anlatı kuruldu kısaca. İsviçreliyle İranlı arasında bir yok etme biçimi belirdi, birbirini parçalayan iki insan, zamanında birbirlerinin paraziti olmuş iki insan ayrılamıyordu, biri diğerini yok edecekti, ancak öyle ayrılabileceklerdi, çok zengin olan adam, kadını yok edebilmek için soğuk ve nemli bir yerden arazi almaya karar verdi, emekliliğinde o araziye bir ev yaptıracaktı, İranlı kadın sıcak memleketlerden başkasını bilmediği için bu çürüyen doğanın içinde yaşamaya mahkum olacaktı ve karşı çıkamayacaktı, her şeyi kabullenmişti, her şeyin kendi hatası olduğunu biliyordu ve yok olmanın başka bir yolu olmadığını biliyordu. Doğru değil, en sonunda öğrendi ve kendini bir kamyonun altına attı. Kendini yok etti, onurlu bir davranış. Adamla konuşmaları sırasında, adamın intihar edip etmeyeceğine dair bir sorusuna, "Evet," demişti, etti. Evet, anlatı adını bu onaydan, anlatının sonlandığı satırdaki onaydan alıyor.

İkisi de ağır anlatılar. Birinde müzik-felsefe ilişkisi var, diğerinde Wittgenstein soslu yürümek-felsefe-anlam üçlemesi.

Selçuk Baran - Yelkovan Yokuşu

1989 mahsulü, 1980 sonrasında öykülere yansımış bunalımın zirvesi. Baran'ın alkol tedavisi gördüğü ve ailesini bir arada tutmaya çalıştığı yılların yansımaları olabilir bu öyküler, gerçi böyle deyince yazarı metnin orta yerine düşürüyormuşum gibi hissedip pişman oluyorum, yazarın metinle ilgisi yoktur diyorum, sonra vardır diyorum, bu konuda söylenenleri düşünüyorum, karar veremiyorum. Neyse, Baran'ın gençlik fotoğraflarında gözlerindeki parıltıyı ve gülümsemesindeki sıcaklığı gördüm, bir de yaşlılık zamanlarındaki yorgunluğunu ve umutsuzluğunu. Üçüncü dönem öyküleri diyeceğim; çocuklu ailelerin dağılışları veya zorla bir arada tutuluşları sırasında çocukların aradıkları mutluluklar, yetişkinlerin kendi dünyalarına ait bunaltılardan kurtulma çabaları bu dönemin merkezi.

Yelkovan Yokuşu: Cuma günleri öğle yemeğini restoranda yiyen biri, insanların sohbetlerinden kendine vazife ve bambaşka bir dünya çıkarır. Amacı günleri atlatabilmektir, aynı naneyi akşamları da yer. Perşembeleri ve pazarları geçirebilirse böyle, bir sonraki perşembe ve pazara kadar iyi. Günlerden birinde iki kadının konuştuğu bir masaya oturuyor ve dinlemeye başlıyor. Biri otuz beş, diğeri elli yaşında iki kadın, adamın verdiği isimler ve hikâyelerle biçimlenir, bir yandan aralarında konuştukları meseleler vardır, iki uymaz gözüken kurgu bir araya gelir, kadınlardan birinin akıl hastanesine girişi ve oradan kurtuluşu üzerinden yürüyen hikâyeye adam da dahil olur, sorularla biçim verdiği anlatıda bozkıra çalan bir evliliğin, yaşamasızlığın acısını duyar. Küçük bir evden bahseder kadın, gidilebilecek tek yer, bir kurtuluş mekanı.

İki arkadaş kalkar, adam da kalkar, kadına yetişir ve o küçük eve birlikte gitmelerini teklif eder.

Değirmen: Yeşilkent'in yazlık evlerinden birinde parti veriliyor, Saffet Doğan'la karısı Handan oranın yerlilerini pek de umursamadan yaşıyorlar, burjuva dostlarıyla burjuvazinin ne kadar da güzel bir şey olduğunu konuşuyorlar. Seçkinler bir arada, Saffet Bey'in bağlamasını çıkarmasını bekliyorlar. Beyefendi birkaç türkü tıngırdatıyor, dinleyenler tabaklarındaki yemek artıklarına tiksintiyle bakıyorlar, sigaralarını söndürüyorlar, türkülerin doğallığı karşısında utanıyorlar belki. Sonra keman geliyor, konservatuvar mezunu Saffet Bey Ysay'ın sonatını çalıyor ve kendisini hep geri planda bırakan haksızlıklardan acısını çıkarıyor, Handan da neden bu adama aşık olduğunu hatırlıyor. Parti vermese bilmeyecek, yıkılmaya yüz tutmuş evlilik, yine.

Oğlan Erol ve Lâle de öykünün ikinci bölümünü oluşturuyor. Lâle, Handan'ın uzaktan akrabası. Erol'un davetiyle değirmene gidiyorlar, Erol Lâle'den değirmende yaşamalarını istiyor. Evden uzakta, onlardan uzakta bir yaşam. Handan uykusunda Erol'un suçlayıcı bakışlarını görürken. Bir mutsuzluğun orta yerinde.

Bozacıda: Fakir kız, bozacıda oturan yaşlı adam. Pastaneleri bilirsiniz, kadınlar otururlar. Ertesi gün yine otururlar, aynı yerde ve aynı saatlerde. Annem de onlardan biridir, oradan biliyorum pastane tayfasını. Burada yaşlı adam, tek başına. Kız, yaşamının maddi ve manevi yoksulluğundan kurtulabilmek için farklı bir şey yapmak istiyor ve pastane sahibine birazcık oturup oturamayacağını soruyor. Adamın masasına yönlendiriliyor sonuçta, oturuyor ve konuşuyorlar. İlk konuşmaları iyi, ikincisinde adamın mutsuzluğu filizlenen ilişkilerine de yansıyor ve adam kızı tersliyor, kalkmaya niyetleniyor. Yeni bir arkadaşlığa başlamak için enerjisi yok. "Arkadaşım kalmadı. Onları belki de ben kendim bıraktım. Kendime hesap sormaktan korktuğum için eski günleri hepten unuttum. Böylece tükendim." (s. 504)

Öğle Saatleri: Memuriyetin evrende sudan sonraki en iyi çözücü olduğu söylenir. Bir insanın yavaş yavaş eridiğini görürsünüz; kıyafetleri eskir, gözler pörsür, bir küçük insancık kalır geriye. Salim Bey insancık olmak üzereyken Nuriye'yle karşılaşır. Kırk beş yaşındaki Salim Bey için yirmilerindeki Nuriye yaşam kurtarıcı dostluğuyla geçen günleri katlanılır kılan insandır ama kız hayat pahalılığıyla baş edemediği ve ailesinin günden güne eridiğini gördüğü için evlenmeye karar verir. Yaşlı bir adam, zengin, Nuriye'yi Salim Bey'den çalacaktır. Son günleri çok acılı olur, Nuriye gittikten sonra Salim Bey kedilere seslenir, daha doğrusu kediler gelsin diye onlara yalvarır.

Rose Bonbon ve Bakırçalığı, Baran'ın kopuş izleğini taşısa da farklı mekanlar kullanması sebebiyle dikkat çeken öyküler. Birinde İstanbul'a gelen taşralı bir zenginin, mafyanın arkadaşının yardımıyla kenti tanıma çabası vardır, diğeri daha ilginç. Üniversitede aşık olduğu hocasıyla evlenen bir kadının yalnızlığı anlatılır. Aşk kısa sürede söner, kadın yirmi yaş büyük patronuyla/kocasıyla/hocasıyla yıllar geçirir. Mardin'e giderler, orada kadını birkaç haftadır takip eden bir ağa ortaya çıkar. Kibar bir adamdır, kadına sultan olduğunu söyler. Kadın hiçbir şey anlamaz ama karşısındaki adamın diri yapısından etkilenir, sevişirler. Adam ortadan kaybolur, kadın adamı bekler ama gelmez, bir yandan da o gece ne yaptığını öğrenmek isteyen kocasının bütün ısrarlarına rağmen susar. Her şey ortada ama söylenmeyenler işkenceye dönüşür. Başka tür bir işkence, yaşama yüklenen bir ağrı daha.

Eğrelti Yeşili adlı öykü de oldukça iyidir, farklı kırıkları anlatır.

Öncekilere göre daha yüklü öyküler bunlar, geçmişin izi daha ağır.

13 Ocak 2018 Cumartesi

Selçuk Baran - Kış Yolculuğu

1984 mahsulü bu öykülerden üç adet mevcuttur, üçü de -biri ölüme olmak üzere- çıkılan yolculukları anlatır. Bir anlamda kaçışlar anlatılır. Dönmemecesine kaçışlar, sadece biri böyle bir özellik taşısa da dönüş ihtimali de kaçışın içindedir, uzaklarda olmasına ve görünmemesine rağmen. En temelinde insanın olduğu kişiye dönmesidir konu, şehirler ve insanlar hiçbir şey değiştirmez. Kişi, olduğu kişidir, bu kaçışsız bir şeydir.

Türkân Hanımın Ölümü: Baran'ın nadiren kullandığı değişik bir anlatım tekniğine sahiptir, Türkân Hanım (bundan sonra Hanım diye geçecek) pek çok kişi tarafından farklı bakış açılarıyla incelenir, parçalanır, birleştirilir. Her bir anlatıcı için -haliyle anlatıcı da durmadan değişir- farklı bir başlık kullanılmıştır, bölümler bir kadını yaratma çabasındaki insanların anlatısından ibarettir. İntihar eden bir kadını, kadını değilse de intiharını yaratanlar. Kendilerini de yaratırlar, Hanım'ın onlarla münasebeti belirir, bir de kendilerinden yola çıkarak yaratırlar Hanım'ı.

Epigrafında Michelangelo'nun bir sözü var, ruhunda biçimlenen her düşüncede bir parça ölüm olduğuna dair. Hanım'da da aynı durum var, epigraf metni çırılçıplak bırakıyor, sevmediğim bir durum. Daha imleyici, çağrıştırıcı, itle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmalıcı olmalı epigraflar. Bence.

Okuru öyküye hazırlayan bir ses/anlatıcı konuşur başta, öykünün adından içeriğine kadar pek çok konuda bilgi verir. Hanım'ı oluşturmanın imkansızlığından bahseder ama yine de öykünün dokusunu oluşturan parçalar vardır, o halde öykü de vardır, öykü varsa okur da vardır, o zaman sıkıntı yok.

Anlatıcı, kişileri tanıtır ve sözü onlara bırakır, bir nevi televizyon programı izler gibi okuruz. Diş Hekimi Oğuz Karan ilk sıradadır. Otuzunu geçmiş olmasına karşın -buraya bir anlam veremedim, otuzdan sonra okunmayacağını mı söyler anlatıcı, bilemiyorum- her gece iki saat kitap okur, Proust ve Rilke sever, bir de hastalarına karşı sonsuz bir saygı duyduğu için Hanım'ın çekiciliğine, kadınlığına kayıtsız kalabilen tek insan olduğu söylenir. Belki de bu yüzden olabildiğince objektif bir anlatı kurar; Hanım'ın dairesini, eşyalarını ve yaşamını tarafsız bir şekilde anlatır. Ölüm getirilmediği müddetçe Hanım'ın evine girilemeyeceğini de kendisinden öğreniriz. Hanım, misafirlerinden ölüm haberi almak ister. Birilerinin ölmesi gerekir, sosyallik bu şekilde sürer. Mesela Safiye Günel, komşu. Kocası ölür, Hanım ölü evine süslü püslü gelir, parmaklarında pırlantalar vardır. Ölünün son anlarına şahit olmamasına rağmen allayıp pullayıp anlatır, sanki oradaymış gibi.

Eski kocalar, çocuklar, sevgililer, öğretmenler, konuşulan herkes geçmişin bir köşesini aydınlatır. Hanım hırslı bir çocuk, hırslı bir kadın. İyileşmeyen bir kalp yarası, uçarı bir yaşam ve intiharına yol açan son bir ilişki. Hanım'ın ölümünden sonra iki arkadaşı bir araya gelir, kadının gizemli bir yaşamı sürdürme çabasını övmesine karşılık emekli general bunun hiçbir anlam ifade etmediğini söyler. Hanım'ın yaşamı karanlıklar içindedir ve karanlığı sevmeyenler için oldukça belirsiz, anlaşılmaz ve yerine göre acıtıcıdır. Birini tanımak için onu yaşamak lazımsa, Hanım daha baştan ölüdür. Baştan.

Temmuz, Ağustos, Eylül: Çayağzı'na gelen bir Volkswagen, içinde otuzlu yaşlarını yarılamış bir adam. Kandıra civarı bir köy. Adam eşyalarını indirir, bir oda bakar, oranın yerlilerinden biri kendi evini kiralar. İyi insanlardır, büyük şehri bilirler ve İstanbul'dan gelen bu adama yakınlık gösterirler, mesafe her şeye rağmen korunur. Kaçtığı bir şeyler olan insanlara karşı korunacağı gibi.

Yeni mekan, adam İstanbul'da olsa rengarenk bir evi yadırgayacağını düşünür ama denizle ormanın arasına sıkışmış bu köyde her şey güzeldir. Orada dünya yepyenidir, zevkler bile değişebilir. Adamımız tiyatroyla uğraşmaktadır ve istediklerini yapamadığı için tiyatroya küsmüştür, Çayağzı'na bu sebeple gelir, her şeyi arkasında bırakıp yepyeni bir hayata başlayabilmek için. Başladığını düşünür. Ev sahibinin dul yengesine aşık olur, ev sahibinden icazet alır ve evlilik hazırlıklarına başlar ama ev sahibi hala temkinlidir, adamın bir gün gidebileceğini düşünür, adama da söyler bunu. Nihayetinde adam hazırlık yaparken gazetede bir haber görür, Shakespeare oynanacaktır. Fırsat, nihayet.

Keskin bir dönüş. Adamımızın dünyasını adım adım keşfederken burada herhangi bir çatışmayla karşılaşmayız, karar çok çabuk verilir ve adam İstanbul'a doğru yola çıkmışken eşyalarının bir an önce postaya verilmesini umar. Daha da keskin bir son, öykü böyle biter. Bu son bölüm daha ayrıntılı olabilirmiş, sadece ev sahibinin belli belirsiz öfkesini görürüz, o kadar. Kadınla adamın hallerini pek bilmeyiz, okura sunulmaz.

Kış Yolculuğu: Baran'ın kurmayı pek sevdiği benzer karakterlerinden biri. Adam doğup büyüdüğü kasabaya yıllar sonra dönme ihtiyacı duyar çünkü eşi ve çocukları memlekete gitmiştir, sevgilisi yanında değildir, siyasi meselelerden ötürü bitiremediği okulu ve parmaklıklar ardında geçen yılları ağrımaktadır. Gider. Bulamaz.

Baran'ın ilk dönem öyküleri daha sınırlı mekanlarda geçer; ev, oda, sokak ve benzeri mikro dünyalar. Buradaysa ikinci ve daha uzun süren döneminin tam bir örneği bulunmakta. Kentten kaçış, daha küçük bir mekanda aranan mutluluk ve karşılaşılan umutsuzluk. Baran'ı okumak için ideal bir başlangıç.

Selçuk Baran - Tortu

Ablam, Arif Hikmet Bey, Konak, Zekiye, Tortu adlı beş öyküden oluşuyor, beşi de Halim'in anlatıcılığıyla kuruluyor. YKY'nin bastığı toplu öykülerden çekip anlatıyorum, alıntıda sayfa sayısı o yüzden uçuk.

Anadolu'nun kasabalarından biri, geniş aile, Halim evin küçüğü, on altı yaşında. Ablası yirmi. Diğer ağabeyleri, halayı bilmiyorum. Anne öleli çok olmuş, babadan haber yok. Babadan niye haber yok, bilmiyorum. Utanılacak bir şey yaptığı için olabilir belki. Ablanın evden kurtulmak için çocuklu bir adama kaçmasına benzer bir şeydir. Halim, büyüdüğü için ablasıyla birlikte saatler boyunca aynı odada kalmamalıymış, hala böyle diyor. Anlatılmayan pek çok kısıt vardır, abla çeyizini hazırlarken bütün bunları düşünmüştür, Halim'le kedilerin doğurduğundan arkadaşların maceralarına kadar her şeyi konuşabiliyordu ama evlilik çağına geldiği için, ailesi en olmayacak kişileri karşısına koca adayı diye çıkardığı için kaçmayı düşünmüştür. Zengin ve yaşlı adamlar onu ürkütmüştür, istediği gibi yaşayamayacağını düşünmüştür ve haberi gelene kadar ortadan kaybolmuştur. Anlaşılır bir şey, anlaşılmaktan öte, yaşanması doğal, şahit olunabilir. Baran bir Anadolu dramı çiziyor; sosyoekonomik tablo. Baskıcı ve ataerkil aile, kaçış, Arif Hikmet Bey'in kurduğu kapitalist sistem, sistemi yıkmaya çalışan insanlar ve yaşadıkları facialar, Baran'ın incelikli anlatısında daha acı bir hale geliyor.

Ablam: Büyümüşler, büyüdükleri zaman çocukluğun sihirli dünyası kaybolmuş. "Birden hüzünlü insanlar oluvermiştik; ailemizin ve kasabamızın öteki insanlarına benzemiştik kısacası." (s. 358) Boyacı Rıfkı istemiş, abla varmamış. İnce, uzun, güzel bir kız. Hayattan başka beklentileri var, beklemeye müsaade etmeyeceklerini anladığı zaman, evdeki gerginlik ayyuka çıktığında, ablayla kardeşin arasına giren sessizlikler uzayınca ve yağmurlar altında yok oluncaya dek ıslanmak istediğinde Nuri'ye kaçıyor. Nuri çok has, nazik ve düşünceli bir insandır, zamanında ağaçlara dadanan bir mahlukun kökünü kurutması için eve çağrıldığı zaman ablayı beğenmiş, tam zamanında da ona mektup yazarak zaten bir çıkış kapısı arayan kıza ışığı göstermiştir. Tabii kıyamet kopar, yer yerinden oynar ama nihayetinde kızı rahat bırakırlar, bir tek Halim'e ablasını görmesi gerektiğini söylerler, merak da ederler kızı azıcık. Halim gider, ablasını ve Nuri'nin çocuklarıyla cebelleşmesini görür. Her şeye rağmen mutludur kız, Nuri'nin sunduğu/sunabileceği yaşamı istediği ortadadır. Tertemiz bir ev, düzen, yeni alınacak eşyalar, badanalı duvarlar, mis gibi bir bahçe ve sevgi, şefkat de.

Nuri'nin yamaları vardır, mesela uzun süredir ortada olmayan karısını boşamaya yanaşmaz. Naif bir insan olduğu için çocuklarına sert çıkmaz, bu yüzden şımarık çocukları için abladan özür diler. Geriye kalanı iyi. Birlikte bir yaşam kurmak için elinden geleni yapar. Sanırım önemli olan bu, yani benim gördüğüme göre öyle olmuyor ama olması gereken budur; elinden geleni yapmak. Nuri, Halim'den de özür diler, sonuçta ailede en yakın olduğu insanı pek de hoş olmayan bir şekilde kaçmaya özendirmiştir ama sevdadandır, başka bir yolun aklına gelmediğini söyler.

Diğer dört öykü, Halim'in büyümesi ve çarklardan birine dönüşmek üzereyken kurtulması etrafında döner. Bu öykünün gruptan biraz ayrık olsa da Anadolu'nun bir yansıması olarak sonradan yaşanacaklara arka plan vazifesi gördüğü söylenebilir. Bir de Halim'in ablası ve eniştesiyle birlikte yaşama isteği üzerinden onun da aileyle bağları koparmaya niyetli olduğunu düşünebiliriz, Arif Hikmet Bey ve imparatorluğuna gidişini bu temele oturtabiliriz.

Arif Hikmet Bey: Kasabanın unutulmuşluğuyla başlar. Filmlerde trenler geçmese bilinmeyecek olanlardan, Maşukiye mesela. Bu kasaba ünsüz. Yaşamın olağan bir biçimde, yıllardır yerinden kıpırdamamış bir taş gibi sürdüğü.

Arif Hikmet Bey olmasa daha da bir şey olmazdı buradan, olmuş. Bey, zamanında kasabayı terk edip işini tutmuş, siyasi bağlantılarını kurmuş, fabrikalarında memleketlilerini çalıştırıyor.

Kasaba zenginleşti, tüketim ürünlerinin çeşidi arttı ama halı tezgahları sustu, boyahaneler kapandı. Kapitalizm eleştirilerinden biri. Bey'in çağırdığı adamlar iyi bir gelecek uğruna evlerini barklarını bırakıp göç ediyorlar, işçi olarak çalışıyorlar ve bir süre sonra ailelerini de yanlarına getirtiyorlar. Kasaba kalkınıyor gibi gözüküyor ama bu göç yüzünden yaşam enerjisini kaybediyor, Bey parasına para katarken yaşam kaynağını kurutuyor. Umrunda değil. Eşiyle paylaştığı derin bir dünyası yok, oğulları, damatları, gelinleri ve kızlarıyla büyük bir ailenin yalnız adamı. Ahlaklı; Halim'i ablasına yazdığı mektuplardan ötürü uyarıyor. Ahlakına bir, kendisine iki, neyse, gurbet duygusu yok çünkü herkes memleketli, bir daha geri dönen de olmuyor. Böyle bir posa çıkarma tesisi Ali Hikmet Bey'in dünyası.

Konak: Halim gidiyor, tanıdığı memleketlileriyle konuşmaya çalışıyor ama insanlar robotlaşmış, sıcak ilişkiler kurulamıyor. Yakındaki kentin boğuculuğu da bir diğer can sıkıntısı. Halim'in kentte duyduğu sıkıntı, Bey'in yanında kaldığı sürenin pek uzun olmayacağını sezdiriyor. İlişkiler derinlikli değil ama Bey, işçilerinin konuşmasını istiyor. Kuru çalışma ruhları köreltir, oysa Bey'in uzun ömürlü kölelere ihtiyacı var. Zorla konuşuyorlar, tatsız, derinliksiz. Zorunluluk. Ceza gibi bir şey. Konuşma, dedikodu yapma cezası. Korkunç. İnsanlar kasabadaki gibi bezgin, iki dünya arasında hiçbir fark yok. Burada para kazanıyorlar ama yeterli değil, bu koşullarda bitiveriyor para. Bey, memlekete yollanacak paralarını da maaşlardan kesinti yaparak yolluyor, bir de Halim'i borçlandırarak ona radyo vs. veriyor. Her şey saat gibi çalışıyor, görünürde. Direnenler var.

Zekiye: Hüseyin Abi'nin kızı. Abi, Halim'i pek seviyor ve onu evine davet ediyor sık sık, kaynaşıyorlar. Halim Zekiye'yi seviyor ama fikirlerine pek anlam veremiyor. Zekiye, Bey'in kurduğu düzenin dehşetiyle çarpılmış, sistemin yıkılmasını isteyen bir kız, kafası parlak. İşçilerin Bey'i tapınırcasına sevmesi, bilinçsizce tutması delirtiyor onu, Zekiye de kentli asilerden yardım alarak eylemlere girişmek istiyor, doğru zamanı bekliyor. Ailesi de tapıcılardan, kızın fikirlerine değer veren yok. Belki Halim verebilir, Zekiye biraz anlatıyor mevzuyu ama Halim'in düşünmeye ihtiyacı var, büyük şehre gelen Feyzo gibi aydınlanması gerek. Düşündüğünü görüyoruz, aydınlandığını değil. Bey'in ablası hakkında söylediklerine hak veriyor ama ablasına da hak veriyor, işin içinden çıkamıyor. Birazcık Kant lazım kendisine, her şey çözülebilirdi kendisi için.

Bey'in etrafında dönen dedikodular ilginç. "İmam-Hatip Okullarının" çoğalmasından memnun değil, iktidar partisini desteklese de partililerin ne kadar aptal olduklarını bilir, ekonomi ve ahlakın çok önemli olduğunu söyler, seçimlerde hangi partiyi tutuyorsa kasabaya haber salar, herkes o partiye oy verir, her şeyin en iyisini o bilir, neler neler. Rol model olarak herkesin olmak istediği kişidir, özümsenmiştir, bir parçası olmak insanları mutlu eder. Tam bir tirandır aslında. Zekiye'nin karşı çıktığı bu tiranlıktır, tüm tiranlardır aslında.

Halim'e derdini anlatır, Halim anlamaz ama Zekiye'yi sevdiğinden çaktırmaz da. Kırılma noktası Zekiye'nin kentli bir dava arkadaşından hamile kalmasıyla ortaya çıkar. Kız dışlanır, Bey'in emriyle imparatorluktan uzaklaştırılacaktır. Halim sevdiği kıza reva görülene karşı çıkar, Zekiye'yi kendisinin hamile bıraktığını söyler. Öyleydi böyleydi derken ikisi de şutlanır. Halim'in gönlü yüceliği Zekiye'yi de etkiler, bir daha iş bulamayacak olmalarına rağmen -Bey'in eli uzundur- başarabileceklerini düşünürler, birlikte her zorluğun üstesinden gelebileceklerine inanırlar. Bu da bir direniştir; her şeye rağmen birlikte olup güçlükleri aşabilmek.

Tortu: Yıllar sonrası. Bunu anlatmayayım, güzelliği eksilmesin.

Anadolu kasabaları, patronlar, işçiler, kabulleniş, isyan... Baran'ın diğer öykülerindeki anlatım yine var; dünyaya hafif gözlerle bakış. Hafif, anlık, derinlikli. Bir o kadar da farklı; bir konsept etrafında dizilen öyküler Baran'da görülen meseleleri derlemiş. İyi bir metin çıkmış ortaya.

10 Ocak 2018 Çarşamba

Eugéne Ionesco - Yalnız Adam


Felsefe dünyayı -bütün alt kümeleriyle beraber- tanımlama/anlama çabası olarak sıkıştırılabiliyorsa -ki az önce bunu yaptım- ve açtığımızda sıkıştırılmış halinden farklı bir şeye dönüşmüyorsa, o zaman onu belli bir ölçüde işe yarar bir şey olarak kenara koymak, unutmak gerekiyor, sanırım. Bilgi biriktirmek dışında bazı şeylerin cevabını bulmak için kullanıyorsam felsefeyi ve aldığım hiçbir cevabı yaşamıma uyduramıyorsam unutmak gerekiyor. Ağan bir karanlığın içinde değilse felsefe, masasına oturup fikirler üfürerek dünyayı biçimlendiren adamların kalıplarının ürünüyse ve hatta tam olarak buysa, düşüncemi çarpıtan ve olmadığım biri haline dönüştüren bir şeyse -ki felsefenin de bir iktidarın mekanizması ve dahi iktidarın ta kendisi olduğunu düşünüyorum- ve bilmek böylesi mümkün değilken bildiğini iddia ediyorsa, bilmenin yollarını aydınlatma çabası içindeyse felsefe, filozoflar bunun için kafa patlatıyorlarsa, söz gelişi Kant'ın ahlakından çıkan yol bireye ulaşmıyorsa, teşekkürler ama daha fazla saçmalığa tahammülüm yok. Felsefe metinlerine kurmacaya yaklaşır gibi yaklaşıyorum, elimde değil. Murat Erşen sağ olsun, Ionesco'nun konuşmasını dinleyene kadar bitmiş bir ayrık otu olduğumu düşünürdüm, dedemi bulmuş kadar sevindim.

Felsefe işe yarar, yaramaz değil ama yetmez. Aradığı cevabı bulanlar adına çok mutluyum, ustasını bulanlar adına, "Evet, bu!" diyenler adına. "Evet, varoluş, dünya, insanlar, bütün bunlar görüntüseldir. Temel şeyler bütün bunların dışında, duvarın ötesindedir." (s. 52) Duvarın ötesini merak etmeyenler adına çok mutluyum, ben o merak sağ olsun, ölmek üzereyim, beynimi sürtüp kıvılcım çıkartasım geliyor, yapamıyorum. Çağımızın hastalığı derler, buna da inanmıyorum. Savaşlar, kapitalizmin biçimlediği yaşam, bunlar olmadan da cevaplar yetersizdi bir zamanlar, her çağda düşünülebilir bu.

Ionesco'nun tek romanı. Adamımız üç kuruşa bir mağazada çalışırken deden miras kalıyor. Dededen kalan miras bolca boş zaman demektir, bir de yarıştan çekilmek tabii. Şöyle bir başlangıç: "Otuz beş yaş, yarıştan çekilme vaktidir. Eğer yarış varsa." (s. 5) İşinden ölesiye bıkan bir adam, patronları ve iş arkadaşlarıyla tam takım bir sömürü düzenine hizmet ederken patronunun baskıcı davranışlarıyla, yüzeysel sevgileriyle ve pek çok can sıkıntısıyla boğuşur. Tanıdık şeyler, kısa kesip özgürlüğün dayanılmaz ağırlığına geçeceğim. Adamımızın yaşamını değiştirmeye gücü yoktur, metnin politik arka planında görülen eylemlere inanmaz, kendine inanmaz çünkü, çocukluğundan beri kendisine biçilen rolleri bir bir yırtmış, tek başına bir adam olarak yaşayagelmiştir. İlişkileri derinliksizdir, eğlenceden ve can sıkıntısından öteye gitmez. "Sıradanlığımızdan ötürü ipin ucunu bırakıyor, vazgeçiyoruz. Büyük Sevgi vazgeçme diye bir şey tanımaz, yoktur böyle bir sorunu, vazgeçmek sıradan insanlara özgüdür, başarısızlık da öyle." (s. 8) Ah!

Kitaplar. Adam aynı kitapları döndürüp döndürüp okur. Dostoyevski, Hugo, Dumas, Kafka, yaşamı edebi yönden biçimleyenler. Paralanınca çıktığı yeni eve de aynı kitapları götürür. Yol arkadaşları. Doyumdan uzak bir geçmişin tesellileri.

Babası beş yaşında ölen adamımız, annesinin insanüstü çabalarıyla okumaya yönlendirilir ama beceremez, yüksek okula gidemez, kendisinden pek bir şey olmaz yani. Olmadığınca da toplumun gözünün önünde olduğunu düşünür, başarısızlığı toplumca benimsenmiştir ve kendisine her an hatırlatılır. Toplum da pek matah değil ama içinde başarabilmiş insanlar var, bir tane bile olsa adamımız yeterince suçluluk çekerdi sanırım, bütün bu çarpık düzenin tek sorumlusunun kendisi olduğunu düşünürdü. Ne isyancıydı ne de bir boyun eğiciydi ama ikisinin arası karanlık bölgeydi, ne olduğunu bilmiyordu. Bilinmezlik içinde bir ruh. Sonsuz, sonlu, sonlu olmayan, sonsuz olmayan muhabbeti, Ionesco'nun konuşmasındaki, metinde birebir mevcut. "Bütün usumuz karanlığa karışıp gider." (s. 15)

Paris civarında bir eve çıkar adamımız, yerleşir, kapıcı kadının gözlerini üzerinde hissetmekten son derece rahatsız olsa da birkaç defa dışarı çıkıp eve döner, ya kahve alır, ya bakkala uğrar, uyandırmak istemediği arzularını bu şekilde yok etmeye çalışır. Düşünmek istemez, düşünmek anlamsızlıktır ama düşünmeden de duramaz, yapabildiğini yapar, yapamadığını özler, izlemeye başlar. İzlediği ölçüde mutlu olur, düşündüğü ölçüde mutsuz. Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'la paralel okunması gerektiğini söylemiştim bunun, bir metin tek bir alıntıda gizli: "İnsan şöyle kıyıda durur, yalnız izlerse, pekala neşelenebilir." (s. 26) Bu bağlamda kendisini izlediğini de düşünebiliriz; sadece devinimin mutluluk vereceğini söyleyen her kimse, ona küçük tedirginliklerden de bahsetmek gerek. Adamımız evinin kapısının önüne gelir, ceplerinden birini kurcalar ve anahtarını bulamaz, aklı başından gider, diğer cebine bakar ve anahtarı bulur, sevince kapılır. İkincisi de dolaptan alacağı bardak için dolabın kapağını açar, bardağı alır, kapağı kapar. İnce işler, bunların manası çok derin.

Barlar, kafeler... Adamımız gezer, oturur, evine döner, evinden çıkar. Felsefe öğrenmek ister, belki o zaman her şeyi yerli yerine oturtabilirdi ama bu mümkün değil. Her şey akışkandır, varlığın ve hiçliğin sorgulaması bu zemin üzerinde sürdürülür. Dünyanın bir tiyatrodan ibaret olması izleği her yerde kendini hissettirir, gözlemlenen her mekan, her insan oyunun bir parçasıdır. Gerçeklik duygusu sorgulanmaya açıktır, sorgulanır. Her şey gibi.

Ionesco korkunç bir şey yapıyor, bilinmezliği sokaktaki bir adamın düşünce yapısında doğuruyor. Korkuyla bakıyorum kitaba, gözümün görmeyeceği bir yere kaldıracağım sanırım. Son bir şey, Bernhard ve Pirandello'nun maruz bıraktığı dehşetleri derleyip sıkıştırmak nasıl olurdu, şöyle: "Çevremdekilerin hepsi, başkalarıydı." (s. 69) Vay başıma küller yağa...

7 Ocak 2018 Pazar

Craig McGregor - Pop Kültür Oluyor

Yayıma hazırlayan Orhan Kahyaoğlu'nu pek güzel olan Bülent Ortaçgil incelemesinden biliyorum. Dizinin diğer kitaplarını denk geldikçe alacağım. Çiviyazıları özel bir yayınevi, çok özel kitapları basıyorlar. Mesela Lessing'in Argostaki Kanopus Arşivleri'ni bastılar, zamanında. Sade bastılar. Ne güzel.

Editörden bölümünde McGregor hakkında kısa bir tanıtım yazısı var, pop müzik kuramcısı Simon Frith'in McGregor hakkındaki değerlendirmesi bir de. McGregor, kapitalist ideolojiyi Gramsci'nin kavramlarıyla değerlendiriyor ve bunu amatör bir heyecanla yapıyor, ideolojik makalelerinin yanında popun ortaya çıkışını ve kültür haline gelmesindeki mekanizmaları irdeleyen makaleleri de iyi. Blues, caz, Louis Armstrong, kapitalist dünya, alayı McGregor'ın perspektifinden daha berrak.

Frith'e göre McGregor'ın takdir edilecek pek çok yönü var. Bir, eleştiriyi kategoriler bağlamında bir kalıba oturtup işin kolayına kaçmaması. Orwell gibi kendi kavramlarını yaratıyor, konuyu derinlemesine inceliyor, bağlıyor, çözüyor, yenilikçi bir bakışla kuruyor. Pop bir tüketim kültürü haline gelir gelmez edilgen tüketici rolüne bürünen dinleyicilerin eleştirmenleri tüketici rehberi gibi görmeye başladığını, eleştirmenlerin kendilerinden istenenden başka bir şey vermediklerini ve bu durumun hegemonyayı doğurduğunu söyler McGregor, iktidar bu karşılıklı sömürülmeyi oluşturur oluşturmaz zafer kazanır, buna karşı çıkılması gerekir. Bilmiyorum, çok çok sevdiği Armstrong'a cephe alması bu düşüncenin sonucu olabilir. Armstrong, aşırı yenilikçi olduğu zamanların ardından hiçbir şey üretmeyerek var olan standartlar üzerinden verdiği konserlerde şarkılarını tüketilecek bir meta haline getiriyor ve McGregor bu durumdan duyduğu rahatsızlığı Armstrong'a anlatıyor. Armstrong omuz silkiyor, "Şov dünyası birader," gibi bir şey zırvalayıp odasına dönüyor, yorgun argın. Açık bir şekilde tüketilme, yıldızın ve yeteneğin sönmesi, çok üzücü. Birkaç eleştirmen dışında Armstrong'u kamçılayacak kimse yok ama adam kulaklarını tıkamış durumda.

Kategorileştirmenin tamamen sınıf sorunuyla ilgili olduğunu söyleyen McGregor, popüler kültürün bundan çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ve herhangi bir kalıba sokulamayacağını söylüyor. Yanlış bir bakış açısı olarak sanat/pop farklılıkları, burjuva ve proleter kesimin farklılıkları haline getiriliyor, bu kodları kullanarak yığınları yönlendirmek çok kolay. Bir ret de buraya. "Kültürel yorumlamanın amacı metaların bizlerden gizlediği sorunlara işaret etmektir. Amaç 'müzik doğru dürüst proleter müziği değilse beş para etmez' yargısını ortaya koymak değildir." (s. 17) Frith'in yorumu bu, ona göre McGregor bu sorunlara işaret ediyor ve entelektüel dürüstlüğün sorumluluğunu üstleniyor.

Bir iki makaleyi inceleyeyim.

Popüler Kültür: Temelde Dave Grohl'un söylediği: Televizyondaki şarkı yarışmalarının aptallığına kapılmayın, elinize bir enstrüman alın, birkaç arkadaş bulun, tellere veya zillere vurun! Kameralar, makyaj, jüri, seyirci, hiçbiri şart değil. Sanki bundan başka bir yol yokmuş gibi düşünülüyor, başkasından icazet almak için kendisini hiçe sayıp yarışmalara koşturuyor insanlar. Kolay yoldan bir şeyleri başarmak, böyle bir ülkede cazip hale geliyor. Televizyonda görünmeyeceksen var olmayacaksın. Bu mu?

Kültürün eylem demek olduğunu söylüyor McGregor, müzelerdeki ölü eserler değil, kütüphaneye sıra sıra dizilmiş kitaplar değil, eylem. Toplum güdülüyor, toplum bireyi de güdüyor ve bunlar, bunların yanında televizyondaki kültür soslu şaklabanlıklar kültürün tek ürünü olarak görülüyor, doğru değil bu. Müzik sokakta, edebiyat da sokakta, kar yağdığı zaman heykeltıraşlar da.

Eleştirmenler bunu göstermeli. "Eleştiri, esas yaratma sürecine yardımcı bir perspektifle ele alınırsa yararlıdır." (s. 24) Ele alınması, yazar ve okur tarafından. Yazar bu döngünün farkındaysa farkındalık yaratmaya çalışacaktır, bilinmeyene doğru bir bakış attırabilirse yeterli. Okurun görevi biraz daha emek isteyen türden; sanat anlayışını baştan kurmak zorunda kalabilir. Bunu yaptığı an hangi zincirlerden kurtulduğunu anlar, bilinmeyenin cazibesine kapılır ve keşfeder, keşfettikçe açılır, medyanın güdümünden kurtulur, özgürleşir. Umarım. Popun bu kısıtlamadan kurtulmasıyla birlikte kaliteye kapı aralayabildiği görülür, Dylan ve The Beatles mesela. Sonrasında var olan türlere muhalif olanlar çıkıyor ve bazıları hegemonyanın bir parçası haline gelirken azınlık yeniliği sürdürmeye çalışıyor.

Bireysel mücadele, kitle iletişim araçlarının kitle tarafından yönetilmesi, bu tür işlerin gerçekleşmesi gerektiğini söylüyor McGregor. Biraz ütopik. Belki bir gün.

Pop Kültür Oluyor: En baba makale bu sanırım. Popun kültür haline gelmesinde toplumsal dinamiklerin etkisi müzik türleriyle açıklanıyor. Bir esrime halinde. McGregor arabasıyla uçar gibi gidiyor, sağır edici bir müzik çalıyor ve şoför kendini bırakıyor, düşünceler nehir.

Pop enerji. Rock enerji. Akış dendiyse Herakleitos anılacaktır, anılır. Caz üzerinden yürüyoruz, caz kölelerin yarattığı müziktir, ezilmişlerin ve horlanmışların özgürlüğü. Kaynağını yitirmiş olsa da varlığını sürdürür, farklı formlarda. Caz o kadar sofistike hale geldi ki tabandaki desteğini yitirdi, azenginlik belirten mekanların müziği haline geldikten sonra doğuşunu unutmuş gibi gözüküyor. Öyle mi acaba? Caz kültürün bir parçası haline geldiyse ve popüler kültür de toplumun o andaki egemen kültürüyse, o zaman cazın iki türünü de görebiliriz demektir. Caz sokakta ve bilet fiyatlarının uçtuğu konserlerde, haliyle salonlarda. Biri ücretsiz, diğeri bir statü göstergesi olduğu için ücretli. Hangisini seçmek isterseniz. Sokak mı, televizyon mu? Benzer şeyler. "Yüksek sanatlar" daha rafine olabilir; düşsellik, karmaşıklık -olumlu anlamda- ve derinlik gibi özellikler taşır ama "sevgi eksikliği" taşıyabilirler. Böyle buyurdu McGregor.

Gramsci hakkında ideolojik bir makale, Armstrong'la alakalı bir makale daha, bir iki tane de sonlarda, tamam. McGregor tüketim, sanat ve pop hakkında, kavramsal derinliklere dalmadan ufuk açıcı incelemelere girişiyor, çok iyi ediyor. Denk gelirseniz gelişine vurun. İsmail Abi'den 5 TL'ye almışım ben bunu, güzel şeyler de yapabiliyormuşum.

6 Ocak 2018 Cumartesi

Ángel Esteban - Yazar ve Cenneti: Kütüphaneci 30 Büyük Yazar

Bahçelerden birinde, Bostancı'nın yukarıları, kütüphanenin önü, sigara yaktık bir tane. Çınarlara bakalım demiştik, baktık. Sahile ineceğiz ama inemiyoruz, içeri girdik yine. Bir saat sonra çıktık, yürüdük. Aklım raflarda kaldı, orada çalışmanın tekdüzeliği ve ardından güzelliği bir yaprak, düştü. Çok sonraları yazacağım şeyleri belli belirsiz hissettim, buradan başka bir yerde belirmeyeceklerdi. Yanımda Sercan vardı, bir bahar ayıydı, iki lise öğrencisiydik, gençtik ve çaresiz. Niye? Çünkü otuzuma girmeme üç hafta kaldı. Büyümeleri için bıraktığım her şey yıllar sonra geri geliyor. Kütüphaneler, Eceler, Sercanlar, okullar gibi. Boşluklarına sığınıyorlar, onlar yerleşir yerleşmez her şeyi hatırlamaya başlıyorum. O zamanın acısı şimdiye kapanıyor, her şeyi bastırıyor, bir tek onu biliyorum. Hatırlıyorum. Gözümün önünde parıldayanlar, anlar, hepinizi hatırlıyorum ve şimdinin çoraklığını dindiren bir yağmur gibi yağıyorsunuz.

Kitap raflarında kaldılar, ara ara açıp bakarım. Yere düşerler, üstüme tırmanırlar. Öyle kalsınlar.

Kitap penceredir, birçok kitap birçok penceredir, bildiğiniz, unuttuğunuz ve hiç bilmediğiniz manzaraları gösterir.

Öğretmenlikten kütüphaneciliğe geçebilsem şu an geçerdim.

Otuz yazar ve kütüphaneden geçen yollar. Llosa, önsözünde kendi okuma serüvenini ve kütüphanelerle olan ilişkisini anlatıyor. Çocukluğunda entelektüel çaba harcayıp sözcükleri hayal dünyasına aktarmasıyla birlikte edebi okumalar yapmaya başladığını söylüyor. Hareketli ve hüzünlü bir hayatı var, kitaplara "sığınmış" biraz da. Babası, Llosa'yı edebiyat hevesinin kaybolması için askeri okula yazdırıyor, nafile. Faulkner, Hemingway gibi yazarları zamansal biçimlendirmeleri çözmek amacıyla eline kalem kağıt alarak okuyor, sonrasında Peru Milli Kulübü'nün kütüphaneciliğini üstleniyor. Marksist çevrelerde bir süre bulunan Llosa, erotik kültürünü ve eğitimini Peru oligarşisine borçlu olduğunu söylüyor, kütüphanedeki Fransız erotik kitap koleksiyonundan okunmadık bir şey bırakmamış. Ellili yıllarda bir bursla Madrid'e geliyor ve Milli Kütüphane'nin buz gibi soğuk salonlarında mantosuyla oturup okuyor. Ne okuyor, şövalye hikâyeleri. Metinlerini yazmaya başlıyor tabii, durmadan okurken kendi yaratılarını da oluşturuyor. En sevdiği kütüphane British Library'ymiş, kağıt ve mürekkeple yazıyormuş, bilgisayarla yazmıyormuş, bunları da öğreniyoruz. "Böyle başlamıştım ve hâlâ elimin ritminin düşüncelerimin ritmi olduğuna inanıyorum." (s. 14) Edebiyata Övgü derlemesinde Llosa e-kitapları pek sevmediğini söylüyordu, Esteban'ın Llosa için ayırdığı bölümde Bill Gates'e de çıkıştığını öğreniyoruz büyük yazarın. Bill Gates'in iddialarının aksine, edebiyat bu şekilde bir evrim geçirirse ölümcül bir yara alacak Llosa'ya göre. Katılmadığımı belirtmiştim, böyle bir şey söz konusu değil. Düşüncenin hızına yetişmek de el vasıtasıyla pek mümkün değil diye düşünüyorum, kuşak farkı.

Otuz yazardan birkaçını seçiyorum.

Stephen King: Baba, aileyi terk edince zor günler geçiriyorlar, Yazma Sanatı'nda uzun uzun bahsediyor King. Gençliğinde birçok garip işin yanında kütüphanecilik yapmışlığı da var. 1969'a kadar birkaç metni basılıyor ama ekonomik durumu rezalet, o yüzden Maine Üniversitesi'nin kütüphanesinde çalışmaya başlıyor. Karışık zamanlar, Nixon Vietnam'ı bombalamak için elinden geleni yapıyor, protestolar gerçekleştiriliyor, civcivli bir ortam. King favorilerini neredeyse çenesine kadar uzatıyor, Creedence, Hendrix, Joplin ve diğerlerini dinliyor. Tabitha'yla da o sıralarda tanışıyor. Birbirlerini anlıyorlar. Şiir atölyelerine katılıyorlar, anlamı onca yığının altına gömenleri eleştiriyorlar, sonra da evleniyorlar zaten.

King'in bazı metinlerinin kaynakları da kütüphanelerde gizli. Kütüphane Polisi nam öykünün ortaya çıkışı ilginç. Stephen, oğlu Owen'a ödevi için gereken kitabı bulması amacıyla kütüphaneye gitmesi gerektiğini söylüyor ama Owen gitmek istemiyor, sebebi de süresi geçen kitaplar konusunda teyzesi Stephanie'nin kendisini ölümüne korkutmuş olması. Stephen için öykülük konu, kaçmıyor.

Son bir şey: "(...) Çocukluk korkuları korkunç bir şekilde süreklidir. Yazma bir otohipnoz eylemidir ve bu durumda, uzun süre önce ölmüş olması gereken korkuların tekrar canlandığı gibi tamamen bir duygusal hafıza ortaya çıkıyordu." (s. 168) Çeviri biraz kötü ama dehşeti fark ettiniz. Yaşa sen King.

Marcel Proust: Burjuva bir çalışandan çok züppeye benzediği söyleniyor, sosyal çevresi bu tiplerden oluştuğu için züppe damgası yemiş. Kütüphaneciliği bu açıdan biraz garip, gerçi kitapların bakımlı baskılarıyla daha çok ilgilenirmiş, kamu kütüphanelerine hiç gitmemiş, kütüphaneciliği de nüfuzlu tanıdıklar vasıtasıyla sürdürmüş bir süre, işe gitmediği çok olmuş, büyük yapıtını tamamlamaya çalışmaktan başka hiçbir şey yapamaz hale gelmiş. İdare etmişler ama havadan gelen paranın son damlası da aktıktan sonra ipini çekmişler.

Aleksandr Soljenitsin: Kamplarda geçen yılların bir bölümünde kütüphanecilik yapıyor, öncesinde teyzesinin evindeki kütüphaneyi keşfetmesi var. Gogol, Tolstoy, Dickens, Schiller gibi büyük yazarlarla büyüyor, edebiyatla alakasız bir bölümde okumasına rağmen sözcüklerin büyüsüne kapılıyor, hatta ABD'ye gittiği zaman Jack London'ın evini arayıp buluyor falan, büyük hayran. Romanlarındaki pasajlarda kamplardaki kütüphane ortamlarını anlatıyor. Bitik insanlarına rağmen ütopik, ideal bir ortam. Özgürlüğün raflara dizilmiş biçimi.

Georges Perec: Kütüphanecilik ve Oulipo arasında bir bağlantı var, kütüphanenin sınırlanmış alanı ve kitapların düzeni, Oulipo için birkaç fikir vermiş olabilir.

Eşiyle Tunus'a gidiyor, orada öğretmenlik yapıyor -Şeyler- ve bir süre sonra Fransa'ya dönüp kütüphaneci olarak çalışmaya başlıyor. Kategorizasyon konusunda sıkıntıları var, yaratıcılığını tetikleyen bir konu. Düzenleme, sınıflandırma, terimler, alfabetik karakterler vs. Perec'in ince, daha da ince düşünmesine yol açtı. Kütüphaneler ve kitapseverler hakkında yazdıklarını okumalısınız, kütüphanenin entropik doğasıyla tanışmak güzel oldu.

Musil, Onetti, Borges, Bataille, Carroll, Burton, Hölderlin, bir dünya yazar. Okusanız ne güzel.