23 Eylül 2017 Cumartesi

G. K. Chesterton - Apollon'un Gözü

Mahşerin Üç Atlısı: Sadakat, emrin demiri kesmesi ve beklenmeyen ihanetler üzerinedir.

İki zatın sohbetine kulak misafiri oluruz. Biri havuzu gibi durgun, parlak ve her şeye açıktır, iyi bir hikâye anlatıcısında bulunması gereken özellikler. Diğerini hatırlamıyorum. Aslında bu yazacağım en laçka şey olabilir, neyse, Prusyalı saygıdeğer askerler ve devlet adamlarıyla ilgili oldukça gizemli, düğümü sonda çözülen bir hikâye dinleriz. Polonyalı bir şairin öldürülmesini emreden mareşal, hükümdarının zıt yöndeki isteğini gözardı eder ve adamını gizlice şaire yollar. Şair hapistedir, öldürülürse bir ulusu gaddar göstereceği gibi bir diğerini de kahramanlık mertebesine yükseltecektir. Sonuçta atını çok hızlı sürebilen bir eleman yola düşer, ardından onu vurması için çok iyi bir nişancı yollanır, haber beklenir. Ertesi gün şairin öldürülmediği öğrenilir, sadık bir diğer askerin kendi inisiyatifiyle bir başkasını gönderdiği anlaşılır falan, bir sürü gizemli mevzu. Chesterton'ın çok başarılı bir atmosfer yaratıcısı olduğunu söylemek sırf bu öyküyü okuyarak bile mümkün; bürokratik ilişkiler karakterlerin en ufak davranışlarına bile yansır, mekan bile ast-üst ilişkisinden payını alır. Bir diyalog paslayayım; prensle mareşal şairin yaşamıyla ilgili çekişirlerken prens dehşete düşerek bağırır: "Weimar'la bir tartışmaya girse, Goethe'yi de asardın sen!" (s. 26) Mareşalin cevabı da müthiş, tam asker mantığı: "Kraliyetinizin güvenliği için bir an bile tereddüt etmezdim." (s. 27)

Tuhaf Ayak Sesleri: Chesterton'ın polisiye öykülerine bir giriş. Polisiye bir kavram tabii, gerçekte gizemi çözenin polis olması gerekmiyor. Polis gizem çözer ama her zaman değil, burada yardımcı eleman tipinde. Peder Brown Katolik, evrenin nasıl işlediğini iyi biliyor ve dalgaları o çözüyor. Çünkü polisiye olsa da polis değil. Q.E.D.

Chesterton yine garip bir mekan yaratır, zenginlerin sınıf farkını ortaya koymak için giriştiği acayip işlere orijinal bir pencere açar. Küçük bir kasabanın gösterişsiz ve pis bir restoranı zengin tayfanın toplanması için karargah haline getirilmiştir. Başka ne vardı, Bester'ın jauntlama -düşünce gücüyle hop orada, hop burada olmak- davasını zenginler yapmıyor, artık tarihe karışmış benzinli araçları kullanıyorlardı. Ne kadar ilginç, biz fakirler için ağlama sebebi. "Varsılerkil bir toplumda tüccarlar, müşterilerinden daha müşkülpesent olacak kadar kurnazlaşırlar. Özellikle zorluk çıkarırlar ki, zengin ve bezgin müşterileri bunların üstesinden gelebilmek için çuvallarla para harcasın ve bir o kadar da diplomatik çaba sarfetsin." (s. 40) Chesterton bir temiz giydirir bunlara, eline sağlık. Neyse, Peder Brown nam gizem çözücümüz, düğüm kesicimiz, esrarengizlik hacamatçımız karakter ortaya çıkar, mekana gelir, bir odadayken dışarıdan önce düzenli, sonra oldukça kararsız ayak seslerinin geldiğini fark eder. Odadan çıkar çıkmaz adamı karşısında bulur ve rahip olduğunu, adamın isterse günah çıkartabileceğini söyler. O an davayı çözmüştür ama biz beklemek zorundayız.

Toplantının yapıldığı salonda sohbet gırla gider, salona garson girdiği anda herkes şaşkınlıkla soluğunu tutar çünkü garsonun onca seçkinin arasında ne işi var mesela? Aslında kimliğin bir önemi yoktur, gümüş takımları çalmak isteyen hırsız beyefendilerin yanında beyefendi, garsonların yanında garson taklidi yapar ve ayak sesleri bu şekilde farklılaşır, arada takımları cebellebe eder. Mevzu şu, hepimiz insanız ve farklarımız kendi ürünümüz olduğu için kusurlu, kolayca taklit edilebilir ve lüzumsuz.

Israel Gow'un Onuru: Bu mükemmel bir öykü. Dört cisim, bir ölü ve dünyanın geri kalanıyla kaç farklı cinai kurgu yaratılabilir, bu öyküde müthiş bir örneği var. Sırf Peder Brown'ın bu yaratıcılığı için okunması gerekir. Gerçeğin doğası ve materyalizmin gizemle doğrudan bağı da oldukça ilgi çekici de böyle deyince hiçbir anlamı olmuyor tabii, benim de hafiyeliği anlatasım yok, o zaman lütfen okur musunuz?

Şato hizmetçiye kaldı, soylular öldü ve ortadan kalktılar. Buraya kadar iyi ama ortadan kaybolan altın dişler, bir adet kurukafa ve aile geleneği, paraya tapınma var. Hizmetçi de bir süre sonra aileden birine dönüştüğüne göre... Çözülmüştür.

Kitaba adını veren öyküyü geçip Dr. Hirsch'in Düellosu'na geliyorum. Chesterton kendi zamanının siyasi gerilimlerinden güzel kurgular çıkartmış, edebiyatla yaşam arasındaki bağı son derece sıkı tutmuş. Çok hoş.

İki politik görüşü temsil eden iki kişinin düellosu ve halkı galeyana getirmeleri üzerinedir. Halk galeyana gelir ve güdülür, zıt fikirler yaşar ve kazanç sağlar. Bir araya gelmezler, gelmeleri mümkün değil çünkü aslında o kadar zıt, hatta farklı kişiler olmayabilirler.

Borges'in dediklerine geliyorum. "Bir Kafka ya da Poe olabilirdi; ama o cesaretle mutluluğu seçti ya da bulmuş göründü." (s. 10) İki şey daha; hiçbir yazarın kendisini Chesterton kadar mutlu etmediğini söyler. Bir de Katolik inancının evrenin garipliğiyle uyum sağladığını ileri sürmesinden etkilendiğini söylüyor Borges, Peder Brown öykülerindeki gizemin ve çözümdeki mantığın eş ölçüde ilginç olması da bir diğer bahis.

Kitaplıktaki en iyi derlemelerden biri, Chesterton müthiş.

22 Eylül 2017 Cuma

Péter Esterházy - Hrabal'ın Kitabı

Kosztolányi'nin bahsi geçiyor arada bir yerde, büyük mutluluk. İki karnaval işçisi yazardan biri diğerine saygılarını sunuyor. Sunsun, iyi eder ama daha ağır, yaralı bir hal var, ustanın oyunculluğu aynen sürdürülecek olsa da mizahın karası, komiğin trajedisi her an tetikte, her an işkenceye uğramayı bekler halde. Ustanın zamanında ilk büyük savaş atlatılmış, acıları çekilir halde ve ülke kaotik; parçalanmalar, birleşmeler, Avrupa'nın geri kalanıyla uyuşma çabaları derken bir yerden tutunmaya çalışan insanlar beliriyordu, farklı dilleri konuşan iki karakterin sadece mimik ve jest yoluyla anlaşmaya çalışması bu mevzuya sağlam bir örnekti. Ghost Dog: The Way of Samurai'da dondurmacı Fransızla samurayımızın dostluğu da böyle. Sağlam, yarım. Esterházy'nin Macaristan'ı ikinci bir dünya savaşını daha görmüş, Sovyet zorbalığına maruz kalmış bir ülke. Daha parçalı, toplumun benimsediği ve yavaş yavaş delirmeye yol açan bir bilinmezin orta yerinde.

Sleeper'da Woody Allen'ın söylediği, yukarıda bizi izleyenin devlet olduğuydu. Bir tık ileri götürülebilir; Tanrı tasfiye edilmiştir, ortadan kalkmıştır. Komünist politikaların sonucu olabilir, Tanrı'nın aslında pek de bir işe yaramadığı fikrinden kaynaklanıyor olabilir, sonuçta Tanrı gücünü böylesi bir güruhu iyilikle denkleyemeyecek, denklemeyi tercih etmeyecek bir ölçüde hasır altı eder ve sadece bir gözlemci olarak varlığını sürdürür. İki meleği vardır, Cebo ve Blaise. Pascal da kendine yer bulur romanda, çoğu şey gibi. Engin sessizlik karşısında duyduğu korkudan bahsederken Tanrı'dan alıntı yaptığı söylenir, böylece adını meleklerin hizasına yazdırmış olabilir. Mümkün ama Cebrail daha eski, ne yapacağını daha iyi bilir halde. Sözde. Blaise yardımcı durumunda. Aileyi izliyorlar. Aileyi izlerken melekliğin neliğini, Tanrı'yı düşünüyorlar. Tanrı da düşünüyor, sessizliğin diliyle düşünüyor. Sessizliğin dili, sevginin dili. Tanrı'nın varlığının sezgisel olumlaması.

Esterházy'nin şöleninde anlatının nereye gideceğini, anlatıcının araya girip girmeyeceğini, Yazar nam karakterin yazdığı metinle okunan metnin ne ölçüde kesiştiğini fark etmek mümkün değil. Modüler bir anlatım sistemi vardır; Anna'nın evlenmeden önceki yaşamı ve ailesi, Yazar'ın ailesi ve yaşamı, yaşamlar ve aileler, devletin güdümündeki yaşamlar, ailelerin kepaze ettiği yaşamlar, korkuyla dolu olanlar, alenen gösterilen kolluk kuvveti sopasıyla birlikte aile içinde yaşanan ihanetler birbirine girer. Katmanı çok bir geçmişin içinde dolanırız, işin içine zamansız Tanrı girince akıştan kurtuluruz ve belli bir sabitte düşüncelere boğuluruz. Sürerliği olan bir şey değil, Anna'nın melekleri fark edip uyumalarını izlemesiyle sabit de akışa kapılır. Esterházy insan tarafından yaratılanlarda Tanrı'nın izlerini görmenin mutluluk verici olduğunu söyler, gerçi bu mutluluğun içinde Tanrı'ya duyulan küçümseme de işin içine girer. Suretler karışır, yücenin bayağılığı fark edilir. Tanrı'nın korkusu da budur; zaman gibi bir yaratının benzeri metinlerde doğabilir. Gocunulacak bir durum değil, boynuz kulağı geçse de kulak ve boynuz bambaşka şeyler.

Hrabal'ın mevcudiyetini Yazar'la Anna sağlar. İçimde ukte; Baran önermişti Hrabal'ı ama bulamıyorum. Trenler haricinde bir kitabı daha varmış, kitapların yok edildiği bir yerde çalışan bir adamla ilgili. Sıkı kitapmış, denk gelirsem alırım. Sanırım iki kitabı çevrilmiş Türkçeye, anlatıldığı kadar incelikli bir yazarsa neden çevrilmiyor, Dedalus göreve. Neyse, bu Çek yazarı karakterlerimiz çok sever ve evliliğe katmadıkları kişiliklerini bu yazarla sürdürdükleri hayali diyaloglarda canlandırırlar. Kızarlar, öfkelenirler, severler, Hrabal direkt muhataplarıdır. Hrabal Tanrı'yla da muhataptır, metnin sonlarında tiyatro sahnesindeymiş gibi görürüz ikisini, tiyatro metnine dönen diyaloglarla ikisinin absürtlüğü kapışır, Tanrı'nın gerçeğe ulaşan Hrabal'ı kucaklamasını görmek isteriz ama bu bir hakarettir, yaşam verilmiş hemen her şey sevginin diliyle söylenir ama sevgiye ulaşmak bir hakarettir Tanrı için. İnsanın ulaşacağı menzil, gazaptan fazlası değildir. Toplum için de geçerli bu.

Ulusların sevgiyle yönetilmediğine dair bir alıntı yapardım, bulamıyorum.

Konu muhtelif. Yazar'ın gerçek gibi edebiyat-edebiyat gibi gerçek ikilisinden yırtamaması onu yaşayan bir karaktere dönüştürüyor, romanlardan fırlamış bir adam. Anna rüyalarında Hrabal'ı görüyor ama bunu söyleyemiyor çünkü görmesi gereken Yazar. Olsun, o kadar giz her ailede mevcuttur ve Anna bir edebiyat duludur, kocasını edebiyata kaybetmiştir. Çocukları var ama pek önemli değiller, annelik ve babalığın hissettirdikleri daha mühim.

Diyeceklerim başlayacakken bitiyor, fazlasını demeye yeteneğim yok. Şenlikli bir metin, acısı kadar sevinci de çok. Oyunlarına biraz değindim, bir tane daha: Postacıyı eve alan Anna, adamın üzüntüsünü dindirmeye çalışır ve ağlayan adamın kırık kalbini onarmak için ona yemek yapar, rahatlasın diye kocasının kıyafetlerini verir. Yazar eve gelir, postacıyla eşini görür ve postacının kıyafetlerini giyip kalan mektupları dağıtmak için sokak sokak gezinir. Eve geldiğinde sessizce bakışırlar, mevzu kapanır. Bunca kapalılığın, anlatılmayanın içinde her olasılığı dahil eden bir açıklığı sağlamak zor ama Esterházy müthiş bir iş başarmış. Bence. Bir de şey; dehşetin izleri her yerde. İşkence yöntemleri, devlet adamları, polisler, işkenceler, her şeye rağmen yaşamak ve yine işkenceler, hep işkenceler... Tarihinden kurtulamayan, geçmişin şimdiyi boğduğu bir ülkede üç beş hassas insan.

Delicesine öneririm, mutlaka okuyun.

16 Eylül 2017 Cumartesi

Claire Keegan - Mavi Tarlalardan Yürü

Karakterleri geçiştirmeye çalıştım, beceremedim. Rahipler, yarı yıkık ailelerin mutsuz çocukları, hepsi başka bir öyküde görünüp kayboluyorlar ama bunun isnatı yok, belki Keegan İrlanda'nın hikâyesini çatarken karakterleri geçişli hale getirmiştir, anlayamadım. Tatildeydim, insanlar denize giriyordu, ara sıra ben de giriyordum. Hakkını veremedim, affola. Affolmaya, kendimi kayıramayacağım.

Yazarın aldığı ödülleri bir yana koyuyorum, hiçbir zaman sıcak yaklaşamadım bu meseleye, yine de bir şeylerin göstergesi olduğuna katılmıyor değilim. Keegan serimci değil, göstermediklerinin ardında daha yüksek bir doruk var. Objelerle karakterler arasında belli belirsiz bağlantılar, çözülmeye yol yapmayan açılımlar öyküleri bir noktadan başka bir noktaya getirip orada bırakmıyor, sürerliğin bir anıyla bakışıyor ve okura bu bakış kadarından fazlası verilmiyor, kişilerin duygularını gündeliğin içinden çekip çıkarmak kalıyor geriye. Anılar acı, ona bir uğraş gerekmiyor ama bu acıyla bir şey yapmanın fazileti, o noktada öyküler ellerinizden öper.

Uzun ve Istıraplı Ölüm: Kurgulanabilir yaşam ve bunun olabilirliği üzerinedir. 

Böll Evi diyeyim, yazarlar için tahsis edilmiş bir ev var ve kadın bu evde yazacak. Böll'ü pek bilmiyor, yazmayı iyi biliyor. Bundan şüphe duyanlar var; yaşlı bir edebiyat profesörü, Alman. Telefonda evi ziyaret etmek istediğini söylüyor. Kadın istemiyor ama adam ısrarcı. Bundan sonrası... Bir diğerini bilemeyeceğimiz, hatta kendimizi de iyi bilemeyeceğimiz gerçeğine rağmen insanın bir tek kendisinin hissettiğini düşündüğü sıkıntılar vardır, sıkıntı aynı olsa da milyarlarca muadili olduğu için aynı şekilde dile getirilemeyeceğini düşünürüm ama Keegan öyle bir yakalamış ki içimde yatan azıcık özgün olduğuma dair fikri paramparça etti. "Güzel başlamış bir gündü, gerçi hâlâ güzeldi, ama değişmişti; mademki bir saat belirlemişti, gün bir şekilde Alman'ın ziyareti doğrultusunda ilerlemeye mecburdu." (s. 13) Bu ne büyük derttir anlatamam. Bütün günüme el konmasına sonsuz lanet.

Kadının ilk günü denize girerek, pasta yaparak ve oyalanarak geçer, ziyan edilmiş zaman. Adam gelir, Böll'ün anısına saygısızlık ettiğini söyleyerek kadını aşağılamaya çalışır. Adam bir şekilde sepetlenir, kadın yaşadığı günü yazmaya başlar. Su ısıtıcısını çalıştırır, yaşam alanını düzenler. Adamın uzun ve ıstıraplı ölümüne hazırlanmaktadır. Kurgunun gerçekten daha yaralayıcı bir bölümüdür bu, gücün kullanılması ve yaratılanların öldürülmesi büyük iştir, yorucudur.

Ayrılık Hediyesi: Yavaş yavaş açılan bir öykü. Çiftçi bir aile, üç çocuk, en küçüğü kız. New York'a gidecek, evi ardında bırakıyor. Abi Eugene, kızla uğraşsa da onu sevdiğini okuyabiliyoruz. Nesnelerle, diyaloglarla açılan bir hikâye. Babanın küçük kızı istismar etmesi, kızın nihayet kaçabilmesi ve bu uğurda abisinin gösterdiği özveri. Anne kızını affedebilecek mi, kocasıyla bir başına bırakıldığı için? Ağaç kırılmaz, eğilir ama göğe bakmaz artık, güvensizliği diğerlerinedir, diğerleri neden eğilmemiştir? 

"Sen" kullanılır, Butor'nun en dolaysız anlatıcısı. "Bir yabancı el çantanı istiyor ve çantayı ona veriyorsun. Kapısı olmayan bir çerçeveden geçiyorsun, el çantan sana geri veriliyor." (s. 35) O çantanın geri verilmeme ihtimali, kendi yaşamının geri verilmemesiyle bir, gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yok ve bunun farkına varınca tuvalete koşturuyorsun, bir kabine kapatıyorsun kendini, çevreni küçültmeye çalışıyorsun, dünyanın duvarlarını üzerine örtüyorsun.

Mavi Tarlalardan Yürü: Rahibin gözünden görüyoruz. Gelinin elleri imza atarken niye titrer? Damadın kardeşi ve arkadaşlarının hayvanlığı rahibi neden rahatsız eder? Kopan zincirden kurtulan incilerin sahibine verilişi neden iki gözü de titretir? Rahibin incelikli bir görüşü vardır zira hayatının en önemli düğününe katılmıştır. İçinde bir oyuk. Çok da giremiyorum, öykünün güzelliği incinir. Bir alıntı, bana çektirdiği bir ah! 

"Rahip dans pistinden geçiyor. Gelin orada, elleri açık bekliyor. İnci tanesini eline koyunca, gelin gözlerinin içine bakıyor. Gözlerinde yaşlar var ama bir tekinin düşmesine bile düşmesine izin vermemek için gözünü kırpmayacak kadar gururlu. Gözünü kırpsaydı elinden tutup buralardan götürürdü onu. En azından kendine söylediği bu. Bir zamanlar kızın da istediği buydu, ama iki insan hayatın herhangi bir anında bir şeyi nadiren aynı anda ister. Bazen insan olmanın en zor yanı budur." (s. 49) En zor yanı, tek zor yanı.

Korucunun Kızı: Mutsuz ailelerin gizledikleriyle ilgilidir, bir de insanın ne istediğini ancak neyi istemediğini bildikten sonra anlamasının yarattığı geri dönememenin mutsuzluğu vardır. En uzun öykü bu, en zor hazmediliri de.

Üç öyküyü anlatmıyorum, Üvez Ağaçlarının Gecesi'ni özellikle okumanızı isterim. Edinin, iyidir.

15 Eylül 2017 Cuma

H. G. Wells - Kipps

"Sıradan Birinin Hikâyesi" Wells'in kurgulayışıyla sıradan olmaktan çıkabilir. Mucizeler? Hayır. Uzaylılar? Başka dünyalar? O da değil. Wells akıl alan dünyalarının dışında tarihçiliğe de soyunmuş bir düşünürdür, kendi kurgu-tarihini oluşturmaya çalışmıştır. Anlatının Gücü'ne bakılırsa niyeti ve motivasyonu anlaşılabilir. Neyse, Kipps'in hikâyesinin gücü, Wells'in verdiği yaşam dersini bir kenara koyarak düşünürsek tam o anda ve orada olan bir gencin, Wells'in bir parçasını sunduğu tarihin odak noktasını oluşturmasında yatar. 19. yüzyılın kıyısında, İngiltere'de yoksulluğun gerçekten, gerçekten ezdiği, endüstrileşmenin köle-işçiliğe kapı olarak kullanıldığı zamanların hikâyesidir bu. Dickens esanslı bir anlatı olmasaydı Jack London'ın Uçurum İnsanları'na iliştirebilirdim ama o kadar çarpıcı bir sahicilik söz konusu değil; Wells'in yerlerde sürünen işçi sınıfını, kodaman tayfayı ve erdemli insanı anlatmasının bir sebebi var, tıpkı tarih yazımının yönlendirebileceği kurgu-tarih gibi. Dönem romanlarının kalabalık karakter kadrosu belli bir zaman dilimindeki bütün eğilimleri simgeler, burada da her biriyle verilen bir mesaj, bir dönem panoraması var ama önemli olan Kipps'in ne yaptığı ve ne yapacağı. Kipps kerterizimiz olacak.

Bir yıl kadar önce yayınevini ziyaret etmiştim, Caner ve eşi Merve'den bir hususta bilgi alacaktım. Birkaç kitap verdiler sağ olsunlar, Kipps'i de öyle okudum. Geç de olsa borcumu ödüyorum.

Metin üç bölümden oluşuyor, Kipps'in geçmişiyle başlıyoruz. Kipps'in dayısı ve yengesi var, annesiyle babası şöyle böyle hatırladığı figürlerden öteye geçmiyor. Bir miktar para ve Kipps, dayıyla yengeye verilenler bunlar. Yengenin Kipps üzerine kurduğu planlar var, öncelikle alt sınıf bir okul yerine orta sınıf okuluna yolluyor çocuğu. Sıkıntılı bir yaşam sürdürüyorlar, kapalı, dışarıya hiçbir şey sızdırmayan. Bu sızmazlığın orta yerinde Ann Pornick'le tanışıyor Kipps, çocukluk aşkı. Saf.

Ara: Buraya kadar bekardım, bundan sonrasında evli bir adamım. Yazıya geçen hafta başlamıştım, bitirmek bugüne. Devam. Evlenirler ve sonsuza kadar mutlu yaşarlar. Değil, latife ettim. Orhan Kemal'in Gurbet Kuşları'ydı, kahramanımız "Suvazun koyluğunden" geldiğini söyler ikide bir, çözene kadar kafa patlatmıştım. Diyaloglar da ona göredir, yerelliği ve sınıfın dipliğini korur. Sonrasında kodamanların arasına karışma çabalarında, Ann'i bırakıp bir başkasıyla nişanlandığında da korur, döneceği yeri ve köle gibi çalışmaktan kurtulacağı yeri imlercesine aynıdır. Başlarda altı penilik bir bozuk parayı ikiye bölememesinde de benzer bir sabit vardır, paranın yarısını hatıra diye Ann'e verecektir ama beceremez, sanki paranın karşısında hep kendi kırılacakmış gibi. Çalışmaya başlamadan önce başarırlar nihayet, kazanılacak bir diğer yarının açlığı doğar.

Kipps, manifaturacılık yapan Mr. Shalford'ın yanına çırak olarak verilir ve ilk dişliliği burada başlar, çarklara uyum sağlamaya meyilli olsa da çarklara uyum sağlarken insanlığını kaybetmeye başlar. Çalışma koşulları rezalettir, sanayileşmenin kalmış tek dişi koca bir sınıfı ezmek için yeterlidir. Devreciliğe benzer bir sistem var, önce gelen ayak işlerinden yırtar ve Kipps son gelen olduğu için ne kadar pis iş varsa üzerine yıkılır. Yavaş yavaş nefret duymaya başlar, sömürülmektedir ve kendisini sömürenler patronu gibi beş para etmeyen adamlardır. İş arkadaşları umutsuzdur, ölene kadar o kanalizasyon borusunda sürüneceklerini söylerler. Bu çarktan kurtulmak için ne iradesi, ne bilgisi vardır; kitap okumaktan anlamaz, yeni yeni palazlanan sendikal hareketleri destekleyemeyecek kadar bilgisizdir. Yola devam etmesini dükkana gelen kadınlarla gönül eğlendirmesi ve diğer uğraşlar sağlar. Tüketim mesela, kazanılan üç kuruş para o kadar lüzumsuz işlere harcanır ki akıl alır gibi değil. AVM'de tezgah başında geçen yaşamlara bir bakın, içime koyu bir çukur açılıyor düşününce. Kipps kendi çukurunun pek farkında değil; öfkesinin ardında ne olduğunu çözemediği, sadece kişilere kinlendiği için ne yapması gerektiğini bilmiyor.

Ahşap oyma kursu. O kadar da bilmiyor değil sanırım, en azından yeni bir şeye başlayacak enerjisi var. İşlerinden olmak istemiyorlarsa karıları zapt etmenin gerekliliğinden bahseden erkeklerin katıldığı bir kursta kendini bulmaya çalışıyor. "Hiçbir şey bilmiyordu, hiçbir şey; tertemiz bir ışığın köşesinde titreşen karanlıkta yaşıyordu." (s. 77)

Büyümenin getirdiği yeni yollar alsın gerisini. Başkasının üstünlüğünü kabullenmek, kadınlarla ilişkiler kurabilmek, kolay kazanç, kolay kaybediş, sürüklenme, bulunma, ne olursa olsun ilk aşkın büyüsünün sürmesi ve anlayışın yol açtığı başka yollar... Sonucu aniden değiştiren kazancın sürpriz belirişi anlatıyı yaraladı ama didaktik bir metin zaten, uslu bir çocuk olursak Şirinler'i görebiliriz.

Ön kapağı çok yakıştırdım, insanları niteleyen aksesuarlar ama insandan bağımsız.

Şu an sabahın beşi, ödünç verecek birazcık uykunuz var mı?

7 Eylül 2017 Perşembe

Leopoldo Lugones - Tuzdan Heykel

Yzur: Jack London'ın Âdem'den Önce'siyle Poe'nun tuhaf, bilimsel kurgusu bir araya gelince ortaya çıkan, konuşma yetisine sahip olmak için çalıştırılan bir maymun. Lugones bu iki isimden etkilenmiş olabilir; birincisi kendi yaratısı için doğayı biçim değiştirmeye zorlayan insanı, ikincisi de dönemin bilimsel olanaklarını doğayı anlamlandırmada kullanma çabasını irdelediği için.

Cinsini bilemiyoruz, konuşmak için fiziksel ve zihinsel koşulların yeterli olduğunu biliyoruz. Maymunu iflas etmiş bir sirkin açık artırmasından alan anlatıcı, maymunların eski çağlarda konuştuğunu ve uzun süredir bu özelliklerini kullanmadıklarını düşünüyor, işe koşulmak istemedikleri için konuşmadıkları söylenir ki yeterince makul, işe koşulmayacaksam ben de konuşmazdım. İş bu noktada biraz daha ilginçleşiyor gerçi; anlatıcı için maymunlar şu ya da bu sebepten konuşmaktan vazgeçen insanlar. Dili kullanmadıkları an hayvana dönmüşler. Düşüncenin ortadan kalkmadığı bir hayvanlık bu, temel düzeyde düşünebilen hayvanlar olarak kalmışlar. Gerileme dönemi; söz gelişi dünyayı anlamlandırmada elli kelimelik bir sınır olduğunu düşünelim. Fiziksel dumur neye bağlanır, bilemiyorum. Bu fikirlerle beş yıl geçer, adamımız maymunu eğitmenin tam zamanı olduğunu düşünür çünkü maymunun en entelektüel yaşam evresi gençlik. Bu yönüyle siyahlara benzediklerini söyler anlatıcı. Manası nedir, yine bilemiyorum.

Yzur, insanların yaşamına yavaş yavaş alışır ve çevresel olgunlaşma gerçekleşir, insanla hayvan arasındaki ilişkiler şöyle kısaca bir incelenir ve anlatıcı eğitime başlar. Dudak hareketleri, dişler, nefes, ince ince anlatılır. Eğitimle, dili kullanma becerisiyle birlikte "uygarlaşma" süreci de başlamış olur. Maymunun duyarlılığı artar, gözünden yaş gelir, yıldızlara bakıp düşünür. Anlatıcının uygarlık-doğa çatışmasını incelediği bölüm bunun hemen ardından gelir, galipler mağlupları onmaz biçimde yaralar, gelişimi onlar için durdurur. Bu konumda da benzer bir hadise vardır, maymun insana yaklaştıkça anlatıcının tepkileri sertleşir, sanki bütün çabasına rağmen bunun gerçekleşmesini istemez gibidir. Üstünlüğün korunması. Hayvan dayak yer, hasta olur ve ölüm döşeğinde mantıklı cümleler kurar: "EFENDİ, SU. EFENDİ, BENİM EFENDİM." (s. 28)

İktidar saplantımızdan iğreniyorum.

Ateş Yağmuru: Borges, Epikürcü bir toplumun yağmur altında kaldığını söyler, İbraniler anlatılıyor olsa bile.

Lugones'in öykülerinde mitlerden sıkça yararlanılmıştır, bu da Gomorrah'ın hikâyesidir. Epigrafı Levililer'den, yıkıma dair.

Akkorlar düşer, zevk içindeki insanlar çığlık çığlığa kaçışır, şehir yavaş yavaş yok olur ve sokakların manzaralarıyla birlikte anlatıcının evinde olup bitenler gözlenir. Kuğularla kertenkeleler çiftleşir, yeni modaya uygun giyinen kadınlar tam bir günah deposu gibi, kıyametin baş sebeplerinden biriymiş gibi anlatılır. Anlatıcı için orijinal, güzel bir kompozisyondur bu. Kadınlar çıplaktır, kıyamet o yüzden kopmuştur. Evet. Şu mitlerdeki ataerkilliği çıkarırsak geriye ne kalır, merak ediyorum bazen.

Yıkık bir şehrin ayakta kalmış son binalarından birinin mahzeni yiyecekle doludur, anlatıcı yıkımın içinden çıkıp gelen adama birlikte mahzene inmelerini teklif eder, şehri basan aslanları gördükten sonra dışarıda hiçbir canlının kalmayacağından emin olur. Aşağıda suyun içine uzanır, zehir şişesini ağzına götürür. Kendi yaşamını sonlandırır, bu işi Yehova'ya bırakmak istemez. Six Feet Under'da sevdiğim bir söz vardı: "Yaşamının efendisi olan ölümünün de efendisi olur."

Şimdi tekrar baktım da, Lugones'in sözüymüş bu, oysa Six Feet Under'da geçtiğinden öylesine eminim ki...

Abdera'nın Atları: Müthiş. Trakya'da atlarıyla meşhur olan Abdera, anlatıcının mitolojik varlıklarıyla bağlantılı efsanevi bir şehir. Atlar insanlaşmaya başlamasa öyle kalabilirdi. İnsanın insana ettiği atlarla bağdaştırılınca, bu güzel hayvanlar acı çekmeye başlayınca isyan ederler. İnsanlar ve atlar ölür, ayırt edilemezler. Kent yıkılmaya yüz tutar, dehşet dolu geceler yaşanır derken... Antik Yunan'ın mucizevi varlıklarından biri, alevler saçan dev bir aslan ortaya çıkar ve atların yüreğine korku salar. Sayısız çağın gücünü taşımaktadır, mitik kurtarıcıdır o. Tek bir çığlık kopar, kurtuluşun ve minnetin çığlığı: "'Herkül, bu gelen Herkül.'" (s. 64)

Epik, muhteşem bir anlatı. Eski çağların bütün sihrini taşıyor.

Dört öykü daha var, Borges ortaya karışık yapmış biraz. Aşkın en saf halinden azizlerin en ulularına, her şey var.

Borges'in yorumlarına geliyorum. Tüm Arjantin edebiyatını tek bir yazara indirgemek gerekse bu yazarın Lugones olacağını söylüyor. Wells'in ve Poe'nun etkisinde kaldığını da söylüyor, bunun yanında Yzur, İspanyolca yazılmış ilk bilimkurgu öyküymüş, onu da öğreniyoruz.

Borges'in aracılığıyla meseller sürüyor, Lugones mitleri baştan kuruyor, kutsal kitapların kutsallığıyla başka metinler düzüyor. İyi oluyor.

4 Eylül 2017 Pazartesi

Mustafa Kutlu - Hayat Güzeldir

"Kalbinde bir kristal kırıldı." (s. 21) Kutlu'nun kalp kırığı betimi. Kısa ve incelikli. Öykülerin tamamı gibi. Diğer yandan, şu: "Efendi boşa koydu olmadı, doluya koydu olmadı." (s. 95) Yazarın özgür olduğunu aklımda tutarak söyleyip çelişiyorum ki böyle bir deyiş yok, boşun dolmayıp dolunun almaması var, boşun olmayıp dolunun almaması var ama bu... Bilemedim.

Öyküler hayatın güzel olduğunu gösteren küçük pencereler açıyor. Görünürde acılar ağırdır ama üstesinden gelinen acı insana mertebe atlatır, iyileştirir. Kutlu'nun insanları mutlu olmayı bilen insanlar, orta-alt sınıfın çilelerine göğüs gerenler. Zor yaşamlar basit mutluluklar getiriyor, hayatın güzelliği zorlukla mücadeleden, alt etmeden ve yılmamaktan geliyor. Mücadeleden yani. Göreceli bir mevzuya etkili bir yaklaşım. Etkili, eğer çevrenizde yaşamınızı değiştirebilecek insanlar varsa. Komşular, hemşeriler, arkadaşlar, kuşlar, fotoğraflar... İnsan yalnızsa yıkılır, yalnız değilse yırtar. Hayatın güzelliğini yalnız başınayken kavrayan pek az karakter var. Cemaat iyidir yani.

Her şey güzel ama Kutlu'nun gösterdiği manzaralara parmağını sokması işi biraz kıssadan hisse vermeye sokuyor. Gerçi Kutlu'yu okumayalı yıllar oldu, tam hatırlamıyor olabilirim ama okuduklarım içinde böyle bir şey olduğunu hatırlamıyorum. Belki niyet biraz olsun ders vermektir ama bu ders faslı anlatıcının aktarımdan başka bir rolü daha olduğunu gösterip metni edebi açıdan daha az değerli kılıyor. Bence. Mesela aşırı zengin bir adamın parasıyla ne yapacağını bilememesini anlayabiliriz ama parasının faize konduğunu bilmemiz öyküye ne sağlar? Adamın cehennemlik olduğunu bilmemiz, sınırları içinde öyküye herhangi bir açımlama sağlamaz, anlatıya herhangi bir derinlik katmaz, adamın ne kadar da kötü bir iş yaptığını öğreniriz sadece. Devamında faiziyle kavrulmuş onca paranın yoksullara dağıtıldığını öğreniriz, öyleyse herkes haram mı yedi? Dinle ilgili bu açıdan pek bir bilgim yok, aydınlatacak biri çıkarsa sevinirim. Ha, bir de bu öykünün sonunda şu var:

"Fukaranın yüzündeki sevinci gören aydınlar bu işe bir mâna verememiş.
Teoride yeri yokmuş bunun.

Ee!.. Hızır bu, boru değil." (s. 48)

Karikatürleştirmeden, kendinden emin tondan ve Hızır-boru karşılaştırmasından rahatsız oldum ama benim öykü ve anlatıcı anlayışımla ilgili bir şey bu. Bilemiyorum ya, biraz hayal kırıklığına uğradım, sanki Kutlu, "Gençler, bu öyküleri size ders olsun diye yazdım," dermiş gibi. Ders istemiyorum, tepeden inme yönetmelik de istemiyorum, incelik istiyorum. Bulmadım değil; bazı öykülerde bu işe hiç girmemiş Kutlu, ne güzel etmiş. Hatırladım, Beyhude Ömrüm ne güzeldi mesela.

Sevinç: İki simitçi çocuğun etrafına dikilmiş bir park kırkyaması. Dilenciler, öğrenciler, ihtiyarlar ve güvercinler... Çocuklar simidin iki yanından tutar ve çekerler, birinde kalan parça normalden çok daha büyüktür, çocuk haksızlık olduğunu düşünür ve simidinden bir parça koparıp payına küçük bir kısım düşen çocuğa vermek ister. Çocuk almaz, güvercinlere verirler. "Önlerinde bir güvercin bahçesi oluştu." (s. 9) Kutlu'nun imgeleri o kadar başarılı ki zihinde manzara aramaya gerek yok, kendiliğinden oluşuyor. Çocuklar simitleri bitirdi, etraflarında yüzlerce melek dolaşıyor ve işleri rast gidiyor, şüphesiz.

Nöbetçi Âşık: Hudutta bir nöbetçi asker, her an saldırıya uğrayabilir ama kamuflajını açıp sevdiğinin resmine bakmak için zaman var. Düşen fotoğrafı almak için eğildiğinde bir kurşun vızıldıyor, asker hayatını sevdiğine borçlu. Sonra çatışma. Bizimki siper falan almadan yardırıyor, kurşunlar vızır vızır etrafından geçiyor ama buna bir şey olmuyor, üzerine ateş edenlere doğru sıkıyor ve çoğunu öldürüyor. Komutanı şaşırıyor işe ama askerden mantıklı bir cevap alamıyor. Kulübenin penceresinden bakıyor, bulutlar beyaz, gök mavi, tepeler meşeli. Dıranas'tan penccereli ve gül atmalı meşhur şiiri mırıldanıyor. Cevabı sezmiştir.

Profesyonel: Hacı Dede çocukluğunda eğlenmeyi bilirmiş, yeni nesle topaç çevirmeyi öğretince gençliğini hatırlıyor ve coşuyor ama ruhu gençse de bedeni değil, düşüp kolunu kırıyor. Yine de o bir profesyonel, az daha futbolcu olacakmış. Eşiyle muhabbeti, anılara dalışı hoş.

Sırılsıklam: Berber kalfası oğlanla tezgâhtar kızın aşkı. Tanışırlar, eğleşirler, oğlan askere gider. Bu oğlanın ilk öyküdeki asker olduğunu düşününce mutlu oldum bir an. Neyse, sinemalar, aileler derken... Onların muradı. Yoksul ailelerin sevdaları, yaşamları, tam Kutlu'nun kalemi.

Paranın Yükü: Başta bahsettiğim öykü bu. Latif Bey Boğaz'da bir yalıda yaşıyor, pek zengin. Âdil Efendi ve karısı da müştemilatta, yalının işlerine bakıyorlar. Latif Bey'in oğlu var, Prof. Dr. Muhsin Ali Bey. Paraya epey düşkün ama uzaklarda yaşıyor, babasıyla pek bir ilgisi yok. Parayla var. O halde Latif Bey öldükten sonra neden miras işleriyle ilgilenip onca paranın Âdil Bey'e emanet edildiğini öğrenmiyor, burası önemli bir açık. Neyse, para dağıtılıyor ve iç sıkıntısı bitiyor. Paradan kurtulmak, vicdan rahatlatmakla ilgili bir öykü. Çok paranın çok dert getirmesi neden sıkıntı verir, günahsız kazanılmadığı için mi?

Yirmi bir öykü var, benden bu kadar. Takva, inanç ve yaşamın getirdikleriyle ilgili bir deste.

3 Eylül 2017 Pazar

H. G. Wells - Duvardaki Kapı

Betonun orta yerinde başka bir aleme geçiş kapısı fikri ilgimi çekiyor, sanki etrafımızı yaşam alanı yaratmak için duvarlarla kuşatmamıza rağmen başka dünyalar mümkünmüş gibi. Çıkış yolu hâlâ var ama görebilen için. Seçilmişliğin neye göre belirlendiği de ilginç; büyücülerle dolu bir aileden gelmek bu dünyada uzantısı bulunan ötenin marifeti olabilir, bu iyice fantastik. Aşırı duyarlı bir ruha sahip olmak, buradan kurtulmak istemek, öteyi düşlemek vs. gibi sebeplerden kapıyla karşılaşılır. Düşlemenin ötesinde kırmızı veya mavi hap gerekir, seçmek ve seçimin ihtimallerine açık olmak, sorumluluğu kabullenmek... Buradan vazgeçiş gerekir ve hiçbir zaman tam olarak vazgeçemeyenler ötenin çekiciliğini bütünüyle duyumsayamaz. Araf, seçemeyenler için güzel bir kavram. Öncelikle zihinde var olur, arada kalmışlık duygusu. Kapı oradadır, önünden geçilip gidilir. O an öbür türlü davranmak istenir, kapının hep orada olacağı düşünülür ama öncelikler yanlış belirlenmişse, kapıyı görme koşulları sağlandığı halde yarım bırakılacak işler durduğu müddetçe kapıdan geçilemez, hatta kapının varlığı son bulabilir. Six Feet Under'da Brenda zamanlamadan bahseder, bir eylem için her koşul müsaitse, sadece o an mutlu olur insan. Bu durumda kapının da bir önemi kalmayabilir, diğer alemin sunabilecekleri anlamını yitirir, betonlar arasında bilmem kaç fersah yaşanır ve biter. Kapı, seçim yaptırabildiği ve seçmeye açık olduğumuz kadar önemlidir, fazlası değildir.

Wells'in öykülerinde anlatıcı gerçekten bir anlatıcıdır, daha doğrusu aktarıcıdır. Halk söylencelerinin modern topluma uyarlanmış halleri birileri tarafından yaşanır, anlatıcının bu şahitlerle bağı vardır ve ya sözlü bir aktarım sağlar ya da olağanüstü hadiseleri deneyimleyen kişilerin yazılı ifadelerinden bir öykü doğurur. Gerçekliği kurmada anlatıcıya güvenilmezse kaynaklara yönlendiriliriz, anlatıcı, "Bana inanmıyorsanız tanıklara, kanıtlara bakın arkadaşım," diyerek bir manada kurguyu gerçek olmaya zorlar. O dönemde okült gruplar, medyum tayfa, doğaüstünü kovalayan niceleri varken başka türlü bir anlatım düşünemiyorum, Wells yaşamın olağanlığını olabildiğince kırmaya çalışır, bunu hikâyenin kendi yaşantısındaki etkileriyle kuvvetlendirir.

Duvardaki Kapı: Anlatıcı, Lionel Wallace'tan dinlediği hikâyeye o an inanır ve ertesi gün anlatılanların mümkün olamayacağını düşünür. Evinde eşyaları yerli yerindedir, anlatılanla eşyaların gerçekliği birbirini tutmadığı için hikâyenin uydurulduğunu düşünür. Wallace'ın ölümüyle birlikte başka bir duyarlılığa kavuşur, ölünün yaşamını baştan sona düşünme olanağı bulur ve hikâyenin gerçekliğinden ne kadar kuşku duysa da inanmaya yakındır. Okura kendi inancını dayatmayacak kadar zariftir de, inanıp inanmamayı okura bırakır.

Wallace bembeyaz bir duvar ve duvarın orta yerinde de öte diyara açılan bir kapı görür. Kapıdan geçer, yaşayacağını yaşayıp geri döner ve sonrasında anlatıcıyla tanışır, devamı arkadaşlıklarının bilinmeyen yönlerine de bir yolculuk gibidir, anlatıcının fark edip anlam veremediği ruh halleri ve davranışlar bu kapıyla ilgilidir. Wallace zaman içinde hedeflerine yönelir ve kapıyı umursamamaya başlar, çocukluğun sonu gibi bir durum var. Bu sırada dalgınlaşır, yaşama tutkusunu yitirmiş gibidir. "Önümde açılan başka bir kapı görüyordum — kariyerimin kapısını." (s. 33) 

Adamımızın ölümü de belirsizliklerle doludur, anlatıcı ölümün ardındaki gizemle ilgilenmek yerine kapının varlığını düşünür. Wallace doğru seçimi yapmış olabilir, istediğinden fazlasını sunan öte tarafa geçmiş olabilir, karanlıkta bir son.

Plattner Hikâyesi: Benzer bir inandırıcılık çabasıyla başlarız, anlatıcı yetkin çevrelerin Plattner'in hikâyesine inandıklarını söyler ve okuru hikâyeyle baş başa bırakır.

Bir diğer hadise, Wells hikâyeyle doğrudan ilgisi olmayan, gereksiz görülebilecek karakterler yaratır ama işi kurgu olmaktan çıkarabilecek ayrıntılardır bunlar, lüzumludur.

Plattner çalıştığı okulda ilginç tozları karıştırdığı bir deney sırasında havaya uçar ve ortadan kaybolur. Öteki-Dünya'ya geçmiştir, iki dünya arasında kısıtlı iletişim vardır, buradaki olaylar sis perdesi ardındaymış gibi görülür. Her neyse, gidilen dünya aynı güneş sistemi içinde farklı bir gezegendir, Wells bu dünyayı ve canlılarını anlatır, sonra adamımızı geri getirir. Öncesinde Gölge'yi görürüz, canlıların yaşamını alan yüce varlık. Plattner bu varlığa bakmaya cüret edemez, anlattıkları sınırlıdır. Ölümün biçim kazandığı bir dünyada geçirilen dokuz gün, bu dünyada dokuz gün boyunca ortadan kaybolan Plattner'ın kanıtı gibidir.

Unuttum, asıl mevzu Plattner'ın organlarının yer değiştirmiş olması. Sağ el sol el olmuştur, kalp sağ göğse geçmiştir, bir sürü ucubeliğe sahip olur Plattner. Zor bir yaşam onu bekliyor diyeyim.

Son Mr. Elvesham'ın Hikâyesi: Yaşamın çalınması mitik olay. Vampirler dahil pek çok varlığın ekmeğini bundan çıkardığını biliyoruz. Get Out gibi, The Skeleton Key gibi filmlerin özü. Yaşamımıza dikkat edelim.

Yaşlı bir zenginle genç ve kafası çalışan bir adamın münasebeti, gencimizin bedenini yitirmesine yol açar. Bunun bilincine varma aşaması müthiştir, gencin tepkileri ve kavrama süreci oldukça gerici. Bir de şu ki gerçeği destekleyen hiçbir kanıt yoksa o şey gerçek değildir. Aşağı yukarı bu.

Kristal Yumurta ve Sihirli Dükkan da şahane iki öykü, özellikle ikincisi sınırları incelen dünyaların geçişmesini eğlenceli olaylarla anlatıyor ama ben pek eğlendiğimi söyleyemem, böyle bir şeyin mümkün olabileceğini düşünmek mantığa hakaret gibi bir şey. O yüzden mümkün olsun.

Borges'in yorumlarına geliyorum. Borges, Aleph'i Kristal Yumurta'ya borçlu olduğunu söyler. Dünyaların yapaylığı kadar devletler ve milletler de yapaydır, Wells bütün bunların ortadan kalkması için devrime gerek olmadığını, insan aklının bu yapaylıktan kurtulabileceğini söyler. Öyküleri belki de oyundur, inanılmaması için gerçeğe olabildiğince yakındır, senteze ulaşılmasını ister.

Kırmızı Kedi bu seriyi basıyor gerçi ama çok eksik var, şu an bu kitabın satışı yok çünkü Dost'tan sonra basılanlar arasında değil. İnternette 50 TL fiyat biçmişler, en iyisi yeni baskısını beklemek. On beş yıldır, lise zamanlarımdan beri serinin denk geldiğim kitaplarını topluyorum, ödünç vermiyorum. Canlarım benim.