17 Aralık 2017 Pazar

Hanif Kureishi - Yakınlık

"Tutku istiyorum, uçarılık, çocuksu hazlar! Evet, ergence bir haykırış bu. Daha fazlasını istiyorum. Neyin? Sende ne var?" (s. 66)

Son soruyu önemli bir soru olarak görüyorum, sorulduğu zaman büyüyü ortadan tamamen kaldıran bir açıklık. Sende ne var, bana ne verebilirsin, talebim x ama y de ekmek aslında gibi örnekler seçenekleri artırmaktan başka bir işe yaramıyor ki esas oğlanımız kesin kararını verdiği zaman bunların hepsinden kurtuluyor ve yepyeni bir enerjiyle doluyor, sezgiyle tercih edilen aşk geride kalan her şeyi katlanılabilir anılar olarak muhafaza etmeyi sağlıyor. Kenzabure Oe'nin Kişisel Bir Sorun'unun daha bir tutku odaklı olanı diyebiliriz bu roman için, bir de Locke'ın yüzleşimciliğini görüyorum, o kadar sert olmasa da yıkmak diyor adam, iki çocuk ve bir eş, hizmetçilerle dolu bir ev, beyaz yakalılarla dolu toplantılar, yemekler, başka kadınlar, her şey arkada kaldı. Geride bırakabilmenin anlatısı. Pişmanlığın olanca karalığıyla çöküp çökmeyeceği görüş alanı dışında.

Başka kadınların tadına bakmadan Susan'ın yanında o kadar uzun zaman kalamayacaktı. Arzuyu tatmin etmenin kaybettirdiği bir şey olmayınca sabit ve çakılı halinden bıkmaya başlıyor. Bilinen son. Konfor alanı bırakılabilir mi, bırakılır. Ne pahasına? Yaşamak! Daha iyi/kötü olacağının bir önemi yok. Gidebilmek. "Çok üzücü bir gece, çünkü gidiyorum ve bir daha dönmeyeceğim. (...) Bu hayata geri dönmeyeceğim. Dönemem." (s. 1) Olmayan nokta. Birden fazla, yıllar içinde yığılmış kağıt kesikleri -bunu söyleyen Ekin, kilitlendiğim noktayı çözdü- canı daha fazla yakamayacağı yerde. Susan'ı on senedir tanıyor, daha da tanımak istiyor ama gidecek, tanıyacağı kişi, potansiyel Susan olmasını istediği kişi olmayacak çünkü kendisi değişecek.

Kendi değişimine uygun birini arıyor, kendiyle değişecek birini değil.

Sadakatsizlik, ihanet, bunlardan her gün bir tanesinin yaşanmasını istiyor. İnsanın kendine, başkalarına mutsuzluğu sürekli olduğu zaman katlanılabilir. Birilerini terk etmek o kadar da kötü bir şey değil, bu zaten sıklıkla gerçekleşiyorsa. Yenilere yer kalmazmış eskiler kaybolmasa. Eskiler özlenmese yeniler kaybolmazmış. Hatırlamak için önce unutmak lazım, bunu Karin Karakaş söylüyor, bir öyküsünde, birini iyi bir şekilde hatırlamak için onu terk edip unutmak gerekir, sonra hatırlamak gelir. Bu bir döngü, olası döngülerden biri.

Susan'la olan problemler. Adam gitmeyecek, Susan'dan beklediği davranışı görürse ama davranışlarımız sokakların kesinliği kadar. Farklı bir şey çıkmıyor ortaya, Susan farklı davranmıyor, konuşmuyor, adamdan ne beklediği çok açık ve bu açıklık adamı itiyor, adamı Nina'ya itiyor. Mutlak özgürlüğün seçili yükümlülükler olduğu söyleniyor, sanırım doğru. Zorunlu ayrılıkların zincirlerinden gelen şakırtılar pişmanlık şarkısı söyleyebilir ama seçilebilen bağ ve seçilebilen kopuş, yani her şeyin yolunda gideceği duygusunun kapadığı, çok derinlerdeki huzursuzluğun sesini duyabilmek. Kötü bir tercih yapmanın korkusu ve bunun bilinçli olarak yapılmasından gelen rahatlık. "Merak etmeyin, bu gece her şeyi berbat edeceğim." (s. 9) Yalnızlık korkusu pusuda ama tek kurşun; gidilecek.

Victor'un çöple dolu evinde bir koridor, yatak, her şeyi geride bırakmak isteyen adama o yatak o kadar çekici geliyor ki. Victor yıllardır yalnız, eşinden kavga gürültü ayrılmış ve hayatına giren kadınlar girdikleri gibi çıkıyorlar, Victor akıntıda, sırtüstü uzanmış, yüzü güneşe dönük. İşlerinde başarılı insanlar, sosyal yaşamlarında bir o kadar belirsizlik, ne yapacaklarını bilmeyen çocuklar. Seçeneklerin varlığını sürdürmesi lazım, önemli olan bu. Her zaman daha iyisinin ve daha kötüsünün olduğunu, onlara ulaşılabileceğini bilmek. Dünyanın kaldırmak istediği bir etek olduğunu söylüyor adam, dünya bir etek, kaldırılabilir. Obsesif bir ruh, hazların çeşitliliği baş döndürücü, akıntının kaynağı.

Düzgün bir aile yaşamı süren arkadaş, üniversite anarşizmi, vahşi kapitalizmin uşakları haline gelen eski tüfekler ve gidiş, merhametli olanın bıçak kullanması. Son bölüm yeni bir aşkın parıltısından oluşur, bölümlerce süren sorgulamalardan eser yoktur. Parıltılı bir mutluluk anı, son.

Eh, kafaya bir tekme indirecek metinlerden. Bazı şeyleri çözmek için. Karmaşıklaştırmak için de.

14 Aralık 2017 Perşembe

Thomas Bernhard - Çocuk

Başa dönüş. Çocukluğun daha soğuk geceleri. Bisiklet macerasıyla başlayan bir serüven, ancak çocukluğun cesaretiyle yaşanacak türden. Bernhard vasisinin bisikletiyle -vasisi Polonya'da, ordu Rusya'ya hareket edince bataklıkların ve soğuğun içinde geçmişini hatırlamaya çalışacak, hatırlayamayacak, orada ne aradığını düşünecek ama düşünemeyecek çünkü soğuk- otuz altı kilometre ötedeki Fanny Yengesini görmeye gidiyor, elit insanlar olarak gördüğü bisikletçilerin bir parçası olduğu için mutlu. Herhangi bir şeyin bir parçası olduğu için. Aitlik arayışı Bernhard'ın en büyük hayal kırıklıklarına yol açtı sanırım. Yolda zinciri koptu, ayağını yaraladı ve sığındığı evin çocukları tarafından sabaha karşı kendi evine getirildi. Çekilecek derdi var, ailesinin dünyasına bu dert yoluyla girilir, çıkılmaz. Annesi için dünyanın en kötü çocuğu, en yaramazı, babasının kopyası olduğu için annesinin öfkesini boşalttığı kırık bir küp. Adam ortadan kaybolduktan sonra annenin öfkesi çocuğa yöneliyor ve Bernhard için korkunç bir çocukluğa yol açıyor bu. Büyükbabanın yakınlığı ve entelektüel birikimi olmasa intihar ederdi. İntiharı çok düşündü, büyükbabasını üzmek istemediği için intihar etmedi. Kendisini asabilirdi, asmadı. Büyükbabanın kendi intiharı için sakladığı silahla mirası devralabilirdi, bunu da yapmadı. İntihar tehditleriyle aileyi sürekli bir bunalıma sokan büyükbabanın sıkıntılarını miras almıştır Bernhard, uzun vadeli bir ölüm. İnsanlar, devletler, şehirler ve benzeri sıkıntılar hayatını borçlu olduğu büyükbabasından mirastır ve daha kötü bir sonuca yol açar, beliren katıksız nefret bütün paradigmayı değiştirir, etkisi altına alır, yaşama açılan bir zihni tahammülsüz, çıkışsız bir hale getirir. Anneye duyulan öfke de bunun bir parçasıdır. Anne zamanında bale eğitimi aldığında büyük bir balerin olacağı düşünülmüş ama baleyi bırakıp çalışmak zorunda kalmış, ailevi meseleler. Babasının -büyükbabanın- gölgesinde var olmaya çalışmış. Parlak bir zihin ve aynı ölçüde parlak problemleri kadının hayatında aşılamaz bir dağ olmuş, babaya karşı duyulan sevgi ve nefretin orta yerinde sabit, kımıltısız bir yaşama dönüşmüş. Sevdiği adam da ortadan kaybolunca bir Bernhard kalmış ortada, kardeşleri hakkında çok az şey biliyoruz ama onları da sevmiyor Bernhard, beşlemenin ilk kitaplarında şöyle böyle görmüştük onları ve haklarında pek de iyi şeyler söylenmiyordu. Tiyatronun figüranlarıydı onlar, Bernhard kendisini eve götürecek insanları beklediği meyhanede diğer insanlara bakarken de benzer duygular taşıyordu. Gerçek insanlar, yapay olanlar, uyum sağlayanlar ve dışlanıp sürgün edilenler, kendileri olup buna pişman edilenler, kendileri olamayan ve ne istediğini bilemeyenler, ne istediğini bilemeyip ne istediğini bilen insanlara acı çektirenler, bu acılar için karşısındakini suçlayanlar, kendi sorumluluklarını başkalarına yıkmaya çalışanlar, başkaları onları severken aslında içten içe onlar için tarifsiz bir öfkeyi içlerinde büyütenler, yıkımı getirdikleri zaman kendilerinin nasılsa öyle olduklarını söyleyenler, sevgileri katledenler, umutları yıkanlar, ölüme doğru amaçsızca yürüyenler, hepsi o meyhanede, sokakta, işte, evde, Bernhard için her yerde ve onlardan kaçış yok, en iyileri bile ne istediklerini bilmiyorlar, en iyileri bile kendi yükleriyle geliyorlar ve yüklerini başkalarının omuzlarına bırakıyorlar, geri çekilip izliyorlar, sadece izliyorlar. Yardım çağrılarına kulak vermiyorlar, kendilerine gömülmüş durumdalar ve çıkamıyorlar, We are here to help each other get through this thing, whatever it is, diyen Mark Vonnegut'ı açıkça aşağılıyorlar, konfor alanlarını başkalarını yıkmak adına korumaya çalışıyorlar ve daha çok şey yapıyorlar, Bernhard bunların hepsini, hepsini anlatıyor ve kendini gizlemiyor, kendini açık ediyor, kendini açık ettiği ölçüde gerçekliğinden şüphe duyuyor, hiçbir düşüncenin sözcüklerle tartılamayacağını biliyor, yazdıklarının gerçeği yansıtmadığını da, kendi gerçeğinden kurtulmak için anlatıyor, kendi yaşamını kesip biçerken acılarını da parçalamak için anlatıyor, öfkesinden kurtul(ma)mak için anlatıyor. Bernhard anlatıyor. "Önemli olan tek şey, her daim etkin olmaktır, hiçbir zaman pasif olmamaktır." (s. 17) Mücadele. Yoksullukla boğuşuyor aile, kurtulmak için oradan oraya taşınıyorlar, büyükbabanın yazdığı kitaplardan gelen parayla ayakta durmaya çalışıyorlar ama beceremiyorlar, annenin vasiyle tanışması da büyükbabanın yazar çevresiyle kaynaşmasından sonra gerçekleşiyor ve evleniyorlar, Bernhard için büyük problem, annenin öfkesi vasiye geçiyor ve çocuğun yok edilme süreci hızlanıyor, hızlandıkça büyükbaba yavaşlatıyor ama Yok Etme'nin amcasının söylediğinin doğru olabileceğini düşünüyorum, Hakkari'de Bir Mevsim'de de aynı şey söyleniyordu, belki de o dağ başında/o duygusal çoraklıkta dünyanın döndüğünü bilmemek/insanların yıkıcılığını bilmemek daha iyidir, çok daha iyidir, en iyisi odur çünkü dünya ağrısı içte bir yerlere çöker ve gitmek bilmez, daha fazla bilmek dünyayı arkada bırakmak demektir, giderek yalnızlaşmak demektir ve bunun kişisel yaşam için hiçbir faydası yoktur, zararı büyüktür, her bir metin, film, her ne varsa, kişiyi çürük toplumsallıktan ayırır. Faciadır. Arkadaşlar ortadan kaybolur, insanlarla iletişim kanalları kalite farkından ötürü işe yaramaz hale gelir, Bernhard çocukluk arkadaşlarının ve uzunca anlattığı ailesinin kendisiyle olan farklılığını böyle anlar. Yakınlık kurduğu insanlar bir süre sonra yaşamından çıkar, ancak yıllar sonra, kırk beş yaşına geldiği zaman görür bazılarını Bernhard, mezar taşları soluktur, akılları kaçıktır veya yıkımın sayısız yüzünden birini taşırlar. Avusturya onları mahvetmiştir, sanatçılarını, çocuklarını ve içtenliği mahvettiği gibi. Alman işgali sırasında Nazi tayfayla gönülsüz olarak takılan, altına işeyen ve annesinin işenmiş bezi herkes görsün diye caddelere bakan pencerelere astığı zaman utancından ne yapacağını bilemeyen Bernhard için kurtuluş sadece yaşamaktan ibarettir. İntiharsız, kurmacasız bir yaşam. Olabildiğince kurmacasız ya da kendi iddiasıyla tamamen kurmaca. Ticaret okuluna kaydı yapılır ve çember tamamlanır, başa dönülür, beş parçalık otobiyografi sona erer, Bernhard'ın diğer metinlerinin leitmotiflerini kendi yaşamında bulmak şaşırtmaz, o sadece ne yaşanmışsa onu yazmıştır, kendisi ne yaşayabilmişse.

Charlie Campbell - Günah Keçisi: Başkalarını Suçlamanın Tarihi

Benlik bilincinin ve mülkiyetin doğmasıyla birlikte ortaya çıkar, mitoloji ve din kendi keçilerini yaratır ve günümüzün siyasi olaylarında dahi görülebilir, görülecektir. Günah keçisi, insanın benliğini sağlamlaştırmasının en büyük yardımcılarından biridir. Sağlıklı bir sağlamlık değil bu, farkına varıldığında çöküşü hızlandırır ama görmek istemeyen için sıkı bir dayanaktır. Campbell, tarih boyunca günah keçilerinin doğuş aşamalarını ve toplumun bu kara koyunlara bakış açısını inceliyor. Toplu cinnet zamanlarında yapılan kıyımların yanında sağduyunun sesi sayesinde kurtulanlar var, sayıları ne kadar az olsa da.

Önsöz St. Kilda'yı ve uğradığı yıkımı anlatıyor, bu örnek üzerinden diğer yıkımlara ve yapay sorumlulara bakış açımız biçimlendiriliyor. Bu adanın insan eliyle yaşanmaz hale getirilmesinin Büyük Auk nam bir kuş yüzünden olduğunun düşünülmesi, kuşun yargılanmasına ve adada bir daha görülmemesine yol açıyor. 1930'larda tamamen boşaltılan adadaki uygarlıktan geriye insanın somut bir düşmanı olarak görülen kuştan ve son derece saçma bir yargılamadan başka bir şey kalmıyor. Bir diğer örnek de Paskalya Adası. Nüfus artışının yol açtığı savaşlar ve sınırlı kaynakların tükenmesi, insanları suçlayacak bir şey aramaya yönlendiriyor ve önce din adamları, sonra tanrılar suçlanıyor. Heykellerin yüzleri tanrılara değil, dağlara dönüyor. Saf bir ekolojik yıkım ve bunun sebebi insanlar, başka bir şey değil ama insan bunun üstesinden gelemeyecek kadar bencil.

Giriş. Âdem'in Havva'yı, Havva'nın yılanı suçlaması. Hiçbir şey bizim suçumuz değil, Marx'ın, Darwin'in Freud'un, herkesin suçladığı bir şey vardı. Ressentiment kavramına uyan ve uymayan örnekler var, hem bir güdü olarak hem de mevcut olumsuz durumdan kurtulmanın zorunluluğu olarak günah keçisi yaratmak kolay ve insanın yaptığı bu; kolaya kaçmak ve aptallığın basitliği. Mantıktan uzaklaşmak ve olumsuz bir deus ex machina yaratmak. Günümüzde daha da yıkıcı, gerçeklik algısının değişmesiyle milyonları öldürecek bir düğmeye basmak artık çok daha kolay. Aptallık, o düğmeye basıldığı zaman kötülüğün ortadan kalkacağı fikrinden kaynaklanıyor. Komplo teorileri, Lord of the Flies gibi edebi örnekler, medya, dinler derken aptallığın farklı yüzleriyle karşılaşıyoruz.

"Günah Keçisi" Terimi adlı bölümde terimi ilk kez William Tyndale'ın 1530 tarihli İncil çevirisinde kullandığını öğreniyoruz ve Tyndale'ın kara koyunluğuna şahit oluyoruz. Kendisi İncil'in çevrilmesinden ve çiftçi yamaklarının bile bu çeviriyi okumasından sorumludur. Kilise için olumsuz bir durum. İçeriği bilinmeyen kutsal bir kitabın gücüyle yüzyıllardır yönettikleri insanlar aydınlanmaya başlarsa koyunlar kolaylıkla güdülemeyecekti, dolayısıyla Tyndale günah keçisi haline geldi. Dünyevi işlerle uğraşan çevirmenlerin ruhanilikten uzaklaştıkları ve çevirilerinin gerçek içeriği yansıtmadığı söylendi, sonrasında Tyndale yakalandı, boğuldu ve cesedi yakıldı. Az sayıda destekçisi bu vahşeti engelleyemedi. Thomas More bile kendisine düşmandı, kendi çevirisindeki bölümleri kullanarak Tyndale'ı suçladı ve insanoğlunun aptallığı bir kez daha ortaya çıktı.

Günah Keçisi Kelimesinin Tanımı. Calvino'nun bir öyküsünde iktidar sahibi insanlar bir süre sonra öldürülür, yerine ölümü göze almış bir başkası getirilir. Tarihte bunun örnekleri var, Güney Amerika uygarlıklarında yöneticiler belli bir sürenin sonunda öldürülürdü ama bu ritüelin başka insanların üzerinde uygulanmasını sağladılar. Kurban edilme töreninde önce hayvanlar, sonra insanlar kullanıldı. Bu ritüellerle insanoğlunun kirlerinden arındığı düşünülürdü, pagan inanışlarda ve semavi dinlerde dahi varlığını sürdüren bir olgu.

Kral ve Günah Keçisi. Kralların yönetimindeki insanlar için suçlanacak kişi kraldı, tanrıların yeryüzündeki yansıması. Kıtlık zamanında krallar, sonrasında papalar ve ruhani hiyerarşinin üst katmanlarında yer alan diğer insanlar felaketlerden kurtulmanın yolunu bulmak zorundaydı, ortadan kaldırılmamaları için. Muktedir olanlar halkı korumalıydı, yiyeceklerin stoklanması ve dış tehlikelere -günümüzde de olduğu gibi çoğu zaman yaratılmış olanlar dahil- karşı bir güven ortamı oluşturulması muktedirlerin sorumluluğunu oluşturuyordu. İngiliz ve Fransız tarihinden pek çok örnek bu olguyu irdeler, Campbell tarihten örnekler vererek kralların, şamar oğlanlarının ve üst düzey yöneticilerin kurban edildiği pek çok olayı anlatır.

Hristiyanlık, İsa ve Yahudilik incelemenin önemli bir bölümünü oluşturur, yakın tarihte yaşanmış olaylar -11 Eylül 2001 ve devamında yaşananlar, Mortgage Krizi ve diğerleri- günümüzdeki günah keçilerini üretmede ne kadar başarılı olduğumuzu gösterir, bir sürü şey.

Sosyal felaketler karşısında insanoğlunun verdiği tepkileri anlamak açısından güzel bir araştırma.

9 Aralık 2017 Cumartesi

Thomas Bernhard - Soğuk - Bir Soyutlama

Epigraf Novalis'ten. "Her hastalık, aslında bir ruh hastalığıdır."

Akciğerlerdeki gölgeler Bernhard'ı Grafenhof'a göndermişti. Şehrin tepelerindeki sağlık merkezi kimseyi elinden kaçırmamak için uyarılarla donatılmış ve aşağısında yer alan köy de sınır bölgesi ilan edilmiş. Veremliler için kaçış yok, ölüm alanı belirlenmiş ve iyileşebilen birkaç şanslı insan dışında kurtulan çıkmayacak. Ölüm korkusu Bernhard'ı kuşatıyor ve iyileşme umutlarını alıp götürüyor, orada umutsuzluk ve çöküşten başka hiçbir şey yokmuş gibi. Ciğerlerin çökmesine yakın, herkesin elinde tükürük hokkası, balgam çıkarma çalışmalarının yayıldığı bir hastane en başta sağlıklı bir psikolojiyi mahvediyor. Doktorlar Bernhard'dan bu yarışa katılmasını bekliyorlar ama genç adam ciğerleri sökülene kadar öksürse de olmuyor, diğer hastaların çıkardıkları sesleri ve balgamı virtüözlüğe bağlıyor, sanki ciğerlerini enstrüman gibi çalabiliyorlar. Nihayet kendisi de balgam çıkartabilince aralarına katılıyor ve yargılayıcı gözlerden kurtulmuş oluyor, ölümden başka hiçbir şeyi beklemeyen bu topluluğun ötekileştirmesine maruz kalmak ironik bir şekilde yıkıcı, Bernhard bir parça olmak istiyor ama testlerinin negatif çıkması sonucu yine uzaklaşıyor, hasta olması lazım, ölmeye yakın olması lazım yoksa bu insanların onayını alamaz. Sonuçların pozitif çıktığı bir günden sonra doktorlar, hemşireler, hastalar ve kendisi rahatlar, nihayet hastadır. Tam bir delilik. "Durumdaki sapkınlığın farkında değildim." (s. 11) Alışkanlık; genellikle ölümün görüldüğü bir sağlık tesisine ölmeye gelinir, iyileşmeye değil.

Bernhard -hasta diyeceğim bundan sonra- elindeki gücü fark eder, topluluğa katıldıktan sonra ayrıcalıklardan faydalanmaya başlar. Sağlıklı olan her şeyden nefret etmek, hastalığı birine bulaştırabilme gücüne sahip olmak, Grafenhof'un dışında kalan her şeye sonsuz bir öfke duymak iyi hissettirir ve bu duyguyu korur hasta, sosyal güvencesi olmadığından daha da kötü bir durumdadır, sığıntı gibi yaşar ve sevgili dedesinden kalan iki piyano partisyonu dışında geçmişine ulaşmak istemez. Kötü şartlarda iyileşmeye çalışmazken aynı şartlara sahip bir hukuk doktoru dikkatini çeker. Bu adam sosyalisttir ve Avusturyalıların toplumsal değerleri olarak görülen -Bernhard az gömmedi bunları- Katolik-Nasyonal sosyalizm damarını iyi bir eleştirir, bu yüzden de doktorların, hemşirelerin, hastaların nefretini kazanır. Daha da kötü şartlarda var olmaya çalışır, iki satır bir şey okuyamaz çünkü etrafındaki alt sınıftan insanların yaptıkları gürültü hiçbir düşünsel aktiviteye mahal tanımaz. Yavaş, korkunç bir ölüm.

"Diğer insanlara güvenmedim ve diyebilirim ki, bu sayede kurtuldum." (s. 16) Doktorlara karşı güvensizlik, hastalıkla mücadele etme konusunda güç sağlıyordu. Hasta bu zıtlığın farkına varır varmaz hastalığını yenebileceğinin farkına vardı. Direnmeyi bıraktıktan sonra cehennemden başka alternatiflerin de olduğunu anlar, doğanın sadece yıkıcı olmayıp yapıcı da olabileceğinin ayrımını yapar. Kendisini sağaltmıştır, gerisi gelir ama çok da kolay bir süreç değildir bu, iyileşme süreci güvenmediği insanlar yüzünden son derece sancılı geçecektir. Laboratuvar hata yapar ve pozitif olan testin aslında negatif olduğu anlaşılır, hasta verem değildir ama akciğerindeki gölgelerin yok edilmesi için gereken streptomisin iğnesinin yeterince yapılmadığını anlar. Bu iğneler başta ABD olmak üzere birçok ülkeden gelir ve maddi durumu yetersiz olanlara pek koklatılmaz diyelim. Hasta, doktorlara bu durumu anlattığı ve daha çok iğneye ihtiyaç duyduğunu söylediği için terslenir, azarlanır. Bernhard'ın doktor nefreti anlaşılabilir. Daha da kötüsü, anne de başka bir hastanede acılar içinde yatmakta ve ölümünü beklemektedir ama ölemez, hastanın aklından bir an olsun çıkmaz ve çifte ölüm korkusu karşısında Bernhard'ın bile öfkesinin yetmeyeceği bir an gelir. "O zamanki ruh halimi anlatabilmek hiç de kolay bir şey değil, bunu yapabilmek için ciddi bir psikolojik direnç de gerekiyor. O sırada kafamdan geçenleri daha fazla anlatamayacağım, zira anlatmam gereken gerçeklerin ötesine gitmekten çekiniyorum, o sınır benim için dayanılmaz ıstıraplarla dolu." (s. 23) Acı çekmenin ne demek olduğunun bilinemeyeceğini söyler Bernhard, çok derin. Başkaları için düşünelim. Mutluluğu bir şekilde kendimizle özdeşleştirebiliyoruz ama iş acıya gelince boşluğun ne kadar derine indiğini bilmediğimizden anlayamıyoruz, herkes kendi acısını bilebiliyor. O kadar.

Tiyatro. Bernhard yaşamı müebbet bir ölüm cezasına benzetir, mahkumlarla iyi anlaşılmasını ama gardiyanlardan uzak durulmasını önerir. Yaşamı algılayışı insanlarla gerçek -başka bir şey beklemeden, kendinde olan- bir ilişki kurmasını engelleyecektir ama bunun hayatını kurtardığını söyler. Sahneden görülenler pek iç açıcı değildir; cenaze arabalarının hep aynı toklukta vuran kapıları, hastanelerin soğuk yüzleri ve duvarları, annenin ölümü, yanlış teşhisler, doğru teşhisler, sanat politikaları yüzünden Avusturya'dan sürülen sanatçılar, merak duygusunun tatmini yüzünden intihar edememek, her şeyin daha kötüye nasıl gidebileceğinin merakı işte, her şey hasta için katlanılmaz düzeyde ama tiyatro sahnesinde olduğunu düşünmek devam etmesini sağlıyor. Annesinin ölümünden sonra hastaneden çıkacak ve oraya dönmeyecek, korktuğu başına gelmediği için akciğerleri sağlam, müzik eğitimine devam edebilir. İkinci kez Grafenhof'a yattığında karın delmeli operasyonu bilmeyen doktor onu kan revan içinde ölüme terk etseydi bunlar hayaldi. Ölümle yüz yüze gelmek, çocukluktan beri, başlangıç noktası burası.

Güvercin nefreti. Yok Etme'de de mevcuttu, hastane günlerinden kaynaklanıyor.

Thomas Bernhard - Yok Etme - Bir Parçalanma

İki bölüm, Telgraf birincisi. Franz-Josef Murau'nun yazdığını söyleyen anlatıcıyı metin sonlanırken göreceğiz, onun dışında Murau'nun düşüncelerinden, insanlarından ve nefretinden kaçamayacağız. Murau'nun her şeyi yazmaya ne zaman karar verdiğini sayısız dönüşten birinde, geçmişe açılan kapılarda göreceğiz. Murau, Roma'da Alman edebiyatı dersi verdiği Gambetti'ye anlattıklarının yanında -ki bunlar metnin çoğunu oluşturur- okunması için birkaç kitap öneriyor ve Bernhard'ın Amras'ı bunlardan biri, onu da göreceğiz ve bu metinle taşıdığı paralellikleri görmeyeceğiz, ikisini de okumuşsak göreceğiz ama bize kalacak, her şey ortaya dökülmeyecek çünkü her şey doğru olmayacak, biçimlenirken çoğu şey bozulacak, yitecek, ortadan kalkacak, hiç yazmamaya, yaratmamaya götürecek bu, ne olursa olsun yazacağız, yazmamız gerekecek, yazarın yalanları açığa çıkacak ve aralarından doğrular çıkacak, yazar ortadan kalkar kalkmaz doğru olmayan şeyler de kaybolacak ve geriye bir tek sözcükler kalacak, gerçeği anlatan sözcükler. Murau bu sözcüklerin peşinden koşmak zorunda kalacak çünkü henüz döndüğü Wolfsegg'den gelen telgraf onu fotoğraflara yönlendirecek, ailesinin fotoğraflarına bakacak ve telgrafta yazanlarla fotoğrafları eşlemeye çalışacak, her şey geri gelecek, unutulan ve hatırlanmaması için üzerine yeni kentler, yeni insanlar konan eskiler sudaki pislikler gibi belirecek. Anne, baba ve Johannes kazada öldü, Caecilia ve Amalia'dan gelen telgrafta bu yazıyor, üç gün önce yaşayan insanlar bir anda dünyadan silindi, ölü bedenleri Wolfsegg'deki evde yatıyor, annenin kafası kopmuş ve Johannes'in kardeş yüzü tanınmayacak hale gelmiş, baba zaten ölüden farksız olduğu için değişen bir şey yokmuş, Murau ikinci bölümde cenaze için evine döndüğü zaman gazeteleri okuyacak ve böylesi trajedileri gayet soğukkanlılıkla yazanların alçaklığına inanamayacak, toplumun alçaklığının yanında gazetelerinki çok doğal gelecek. Parçalanmış kafalar, ölü bedenler olduğu gibi ilk sayfada, sanki teşhir ediliyormuş gibi, Jaguar'ın koltukları kan içinde, Johannes'in kokuşmuş aileye uyum sağlamasının tek istisnası olan hızlı şoförlüğü sonlarını getirmeden önce o araç büyük bir mutlulukla alınmıştı ama mezara dönüştü. Johannes'in ve babanın miyopluğu sonlarını getirdi, babanın sonu miyopluğundan çok önce gelmişti ama yine de yaşıyordu, o rezilliğin içinde değişti, annenin etkisi onu çürüttü ve olmadığı bir adam haline geldi. Bunları düşündü Murau, fotoğraflara bakıyordu, Almancanın konuşmak için çok kaba bir dil olduğunu ve Gambetti'yi düşünüyordu, dil yüzünden sınırlanması diğer her şeyi çürütüyordu, hiç kaçış yoktu ki dili koca bir uygarlığı kendisiyle birlikte yok edecekti. Gambetti'yi düşünmesi öğretmenliği üzerindendi, öğretmenlerini hiç sevmezdi çünkü yazısı dağınık, derslere ilgisi azdı ama parlak bir ruh vardı onda, başka şeylere odaklı, duyarlı bir ruh. Öğretmenler bunu anlamadı çünkü yontmak istenen çocuklarda bu ruh en büyük tehlikedir, bu ruh toplum için de en büyük tehlikedir, birliği bozar ve savaşır, karşı koyar, küçük düşürür. Johannes'in notları hep iyiydi, o ayak uydurmuştu, ne yapması gerektiğini biliyordu ve kokuşmuşluğu küçük yaşlardan itibaren kabul etmişti. Yirmi yıl önce onlardan ayrılan Murau özgürlüğünü kazanmıştı ve bu sorumsuzluk olarak algılanan özgürlüğü, kendini beğenmişlik olarak görülen bağımsızlığı Johannes'in nefretine yol açmıştı. Johannes uzaklaşmamıştı oradan, uzaklaşmak istememişti belki, çoktan uyum göstermişti, çoktan onların bir parçası olduğunu kabul etmiş, diğer herkes gibi Murau'ya kötü davranarak onlardan biri olduğunu kanıtlamıştı. Ailesi Murau'yu sevmiyordu çünkü annesi onu sevmiyordu, annesi köylü bir kadındı ve babanın aklını çeldikten sonra zevksizliğiyle adamı zehirledi, evin her yerinden zevksizlik taşar oldu. Eşyalar korkunçtu ve daha da önemlisi perdeler açılmıyordu. Perdeler hep kapalıydı, ev nemliydi ve sürekli hastalıkla dolu bir yaşam egemendi oraya, iki kız kardeş hastaydı, Murau hastaydı. Anne çocuk istemiyordu ama baba istiyordu, soyun devamı lazımdı, bu yüzden Johannes oldu ve ardından Murau. Murau istenmeyen çocuktu, annesi istememişti ama aldıramadı, kızları da öyle. Hepsi Murau'nun canından bezdirdi. Johannes kasıtlı olarak kötülük yaptığında suçu hep Murau'ya atıyordu, kız kardeşler onunla uğraşıyordu, annesi ve babası onu hiç dinlemiyordu, yalancı olduğunu düşünüyorlardı. Sartre okumak için kütüphaneye kapanıp akşam yemeğini kaçırınca o vakte kadar ne yaptığını anlattı Murau, inanmadılar, yıllar sonra Roma'ya gelen ve hikâyeyi dinleyen anne yine inanmadı, Sartre'ın uydurmasyon bir şey olduğunu sanıyordu ama önemli olan bu değildi, Murau da değildi, Spadolini'ydi, Murau'nın cenaze konuşması sırasında sevimliliğin altına çok iyi gizlenen ikiyüzlülüğü görünce nefret edene kadar çok sevdiği, Vatikan'da görevli bir bilge olan Spadolini'yle annenin yıllardır süren gizli bir ilişkisi vardı ve anne sırf Spadolini'yle görüşmek üzere Roma'ya geliyordu. Ailenin geri kalanının -baba dahil- bundan haberi vardı ama hiçbir şey söylenmedi, bir sır olarak korundu. Çürütücü sır. Aile yapısı her şeye karşın korunmalıydı, çürüme pahasına. Bunların ortasında kaldı Murau ve önce Oxford'a, sonra birçok yere kaçtı. Roma'da gazetelere yazılar yazıyor, Spadolini'nin bulduğu -Roma'ya gitmesini de o önermişti- öğrenciye, Gambetti'ye özel ders veriyor ve aldığı telgrafı okuduktan sonra fotoğraflara bakıyor, fotoğrafı icat edene yediği naneden ötürü kin kusuyor ki anları kaydetmek nasıl da yaşanmayan bir şey kokar, o kadar sahtedir ki hiçbir sözcük onu daha da sahteleştiremez veya biraz olsun gerçek kılamaz, yalanın cisimleşmişidir fotoğraf, yüzlerden okunan bu. Hiçbirinin yüzü böyle değil; annenin, babanın, Johannes'in ve kız kardeşlerin. Buradaki yüzler rezillikleri hakkında hiçbir şey söylemiyor. Georg Amca'nın iyiliklerini de söylemiyorlar, Georg Amca aralarında yok, fotoğrafı yanda yaşınacak biri değil Georg Amca, o bu nesiller boyu varlığını sürdürmüş, Wolfsegg'de köklenmiş rezil ailenin paçayı kurtaran nadir insanlarından. Cannes'a taşındıktan sonra tamamen özgür, Wolfsegg'e yaptığı ziyaretlerde istenmediği rahatlıkla anlaşılan amcanın söyledikleri de biçimlendiriyor Murau'yu; babanın dönüşümü, annenin çürütücü doğası, insanların... Georg Amca öldü ve Murau'yu bir başına bıraktı. Dostoyevski ve Bakunin kaldı arkada, evdeki onca kilitli kitaplığın içinde binlerce kitap vardı ama Murau'ya izin yoktu, kimseye izin yoktu, o kitaplar okunmak için değil, sadece güç gösterisi içindi. Kitap okumak büyük küstahlıktı ailede, kimse kitap okuyup gelişmemeliydi. Hayvancılık ve tarım, bahçıvanlar ve avcılar, dünya bu kadardı. Murau bahçıvanları çok severdi, onlarla konuşup derdini anlatırdı ama avcılardan nefret ederdi. Avcılar yıkımdı, hem kendilerini hem de doğayı yok ediyorlardı. Babası iyi bir avcıydı, Rusya'ya gidip avlanmışlığı ve dindarlığıyla çocukların ruhlarını söndürmeye çalışmışlığı vardı. Katolikti, Nazi yanlısıydı, savaş sırasında eşiyle birlikte sempatizanlık yaptı ve evlerinde pek çok rütbeliyi ağırladı. Cenazesine bunlar geldi, bu yaşlı kasaplar, yaptıkları onca barbarlığa rağmen devlet onları maaşa bağlamıştı, çürümenin diğer yüzü. Georg Amca dört yaşındayken buradan kaçmak istemişti ve aşağıdaki köye inip Wolfsegg'den nasıl çıkabileceğini sormuştu, daha o yaşında. Kimliği orada oluşsun istemiyordu, sonrasında bütün kimliklerden nefret etti. Üniversite profesörlerinden nefret etti ve bunu Baudrillard'ın üslubunda yaptı, okulların Freud işi travmalarla dolu yerler olduğunu söyledi, saygı duyulası düşünsel bir zenginlik için ödipal kompleksin şart olmadığını söyledi, işlerini, yaşadıkları yerleri, unvanlarını kimlik gibi taşıyıp insanların gözüne sokan insanlardan nefret ettiğini söyledi. Murau, amcasının yardımıyla biçimlendi ama bunun yanlış olabileceğini düşündü Georg Amca, belki de hiç konuşmamalılardı. Mümkün değil, Murau da onun gibiydi. Caecilia, yaşlı halasının kandırmacasıyla şarap şişesi mantarı fabrikatörüyle evlendiği sırada, telgrafın gelmesinden üç gün önce ve amcanın ölümünden yıllar sonra, annenin korkunç öfkesini gören, diğerlerinin sahte neşesini gören Murau bir kez daha oradan gitmek istemişti, amcası gibi ama üç gün sonra tekrar oraya dönmek zorunda kalacağını bilmiyordu, fotoğraflara bakarak kendisini hazırlamıştı.

İkinci bölüm, Vasiyet. Diplomalarını alan insanlar sanki gelişmeleri o noktada kalmış gibi davranıyorlar, başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar, kendilerinin tamam olduklarını sanıyorlar. "Georg Amcam sık sık, ne zaman Avusturya'ya gitsem trende otururken yalnızca profesörler ve doktora unvanlılar oturuyor vagonda sanırım, insanlar değil, caddelerde diploma sürüleri yürüyor sanki, genç insanlar değil, yaşlılar değil, yalnızca müsteşarlar, derdi." (s. 53) Köylüler böyle değil, onlar oldukları gibi kalsalar da doğa onları kendine benzetiyor. Yumuşak, sert, zaman ne verirse, olduğu gibi. Murau dört yaşına kadar köyden başka bir dünya bilmedi, şehrin sokaklarından en korkmayacağı zamanda korktu ve insanlarını tanıması gereken yaştan çok sonra tanıdı. Diploma suratlar. Unvan kafalar. Öğretmenler ve hâkimler, toplumun iki çukuru. Onlarca parlak zihnin üzerinde kontrol kuran vasatlık. Vatanları için çalıştıklarını söyleyen bencillik abideleri. Fotoğraflarda bu yüzler vardı, şimdi köye yolculuğa çıkar çıkmaz Murau'nun düşündükleri yine bunlar. Kaçıklık, bunlardan kurtulmak için amcasının önerdiği. Kırk yaşın kaçıklığı, sosyalist görünümlü faşizme, din görünümlü beyin yıkamaya isyan. "Yalnızca en zor çabayı değil, en büyük çabayı gerektirir onlardan kurtulmak, onların acımasızlığının karşısına kendi acımasızlığını koymak." (s. 88) Kafka'yı anar Murau, Kafka bu deliliği, kaçıklığı ve öfkeyi Kafka'da bulur. Yutar gibi okur Kafka'yı, ona dönüşür gibi öfkelenir ve kendisiyle birlikte kendisini oluşturanları parçalamaya başlar. Yazarlığını parçalar, yazarları ve metinleri parçalar. Bütün yazarlar yalancıdır ve yazdıkları yalandan başka bir şey değildir. Düşünce yazıya geçtiği an değişir, bile bile yazmak bir yalanı yaratmaktır. Murau kendini de parçalar dedim, yazarlığını da parçalar, kendisini oluşturan parçalardan nefret eder, cenaze töreninden, Spadolini'nin son konuşmasından, ailesinden ve Wolfsegg'den. Bu sebeple doğup büyüdüğü çiftliği bağışlar, 1983'te Roma'da öldüğünü öğreniriz ve anlatıcı tek cümleliğine değişir, aktarıcı olarak beliren ilki son söz söyler.

5 Aralık 2017 Salı

Thomas Bernhard - Don

Gün gün ayrılmış, yolculuğun ve durağın ve insanların ve Bernhard'ın ilk metni, bu yüzden günlere ayrılmanın yanında başka ayrımlar da vardır, paragraflar ortaya çıkar, bütünün kalıplığı anlatım biçimi olarak ortada yoktur. Daha sonradan kazanılmıştır, Bernhard kendi sesini bulana kadar denemiş, en sonunda sarmallarını tamamlayabilmiştir. Burada düzlükten bahsetmek gerek, gün başına ilerleme sağlanır ve anlatı günlere bölünür ama orada yine sarmal aranır, kat kat açılan dünyanın kronolojisi parçalara ayrılıp üst üste bindirilebilir. Parçaların oluşturduğu biçimde yaşamına ilişilecek bir ressamın günleri ve Weng'in karanlığı izlenecek. Tıp öğrencisi, stajyeri olduğu asistan tarafından Weng'e gönderilecek ve asistanın kardeşi Ressam Strauch'u gözleyecek. Doktorun istediği, kardeşinin bastonunu tutuşundan gündelik hareketlerine kadar her şeyinin rapor edilmesi. Anatomisi çıkarılacak yaşam, insanlarının koyu bir balçığa bulandığı bu köyde, onca ayyaşın, orospunun ve dilencinin arasında nasıl bir boşluğu dolduruyor veya nasıl bir bütünü bozuyor, başlıca konu bu. Köy, Bernhard'ın gençliğinde bakkal çırağı olarak çalıştığı kasabaya benziyor, kaosun ortasında bir inziva. Ressam'dan on iki yıldır haber yok, abisiyle yirmi yıldır görüşmüyor. Konuşkan bir hayalet; handa karşılaşmalarından sonra kendi yaşamını anlatmaya başlayıp ortadan kayboluyor, tekrar ortaya çıkana kadar anlatıcının -bundan sonra stajyer olarak anılacak- etrafı keşfetmesi için yeterli zamanı oluyor. Ölü bir doğa, hanlarda ve tren istasyonlarında kurulan arkadaşlıklar hemen bozuluyor ve ortadan kalkıyor. İnsanlar pek konuşkan değil, zorla yaşıyorlarmış gibi. Ressam yaşam dolu, stajyerle yürüyüşlere çıkıyorlar. Ressam değil, boyacı olduğunu söylüyor. İntihara yürüyen ama bir türlü intihar edemeyen biri. Zor bir vaka. Stajyer tam olarak neyi inceleyeceğini bilemiyor, yöntemini kaybettikten sonra sadece sürükleniyor. Ressamın da kendi akıntısında sürüklenişi var; tırmanmanın hiçbir faydası olmadığını bilmesi, hiçbir şeyin çabalamaya değmediğini anlaması onu sessiz bir taşa dönüştürmüş. Tek bir kitapla sınırlı evren. Stajyerin yanında Henry James var, ressamınsa Pascal'ı. Pascal'ın "odasında tek başına oturmayı bilen insanı" ressam olabilir. Bir tek Pascal, başka bir şey yok. Öyle yok ki hancı kadının mektuplarını açması, okuması ve ressamın herkesçe bilinmesi önemsiz. Hancı kadın hayvan gömücüyle yatıyor ve ressamın hesabını şişirip duruyor, bu da bir tepki yaratmıyor. "Kendi kendine acı vermeyi, daha çocukluğunda aşırıya vardırmış." (s. 27) Yakınlardaki köprünün inşasında çalışan mühendis, hayvan gömücü ve diğerleri adamın etrafında gözlem nesneleri olarak dönüyor, dünya bu kadar. Ailesiyle ilişkisi Bernhard metinlerinde olduğu gibi sıkıntılı; uzaklara giden kız kardeşiyle yılda iki veya üç kez mektuplaşıyorlar, büyük anne-baba ölünce ailenin dağılmasıyla birlikte herkes bir yere dağıldığı için görüşmeleri zor. Anne ve baba öldükten sonra sanatsal yaratılarına bel bağlamaya çalışmış ama yetersizmiş. Kendisi ve yaratıları yeterince iyi değilmiş, yetmemiş, eksikliğini yarattığı şeyle dolduramamış, sıradanmış hepsi, bir gün her şeyi ateşe atmış, ateşin en iyi okur olduğunu yine Bernhard söylemiş ama yanan resimler için bir şey söylememiş, ressam yıllar boyunca kendisinden önemli bir şey çıkacağını düşünmüş ama ne çıkaracağını bilememiş, ulaşılmaz olana düşkünlüğü yüzünden hiçbir zaman mutlu olamamış, beklemiş ve beklemiş ve beklemiş ve stajyer çıkmış karşısına, günlerden birinde yirmi üç yaşına basmış ama bunu hatırlayan yokmuş, hatta nerede olduğunu bilen hiç kimse yokmuş, doktor dışında. O da kaybolmuş, gününü yitirmiş ve belleğine yaslanmış, hatırlamak için, unutmak için, ressamı parlak bir zihinle dinleyebilmek için. Kurbanlarının kurbanı ve efendisi olan ressam yaşamını düşünceleriyle kurmuş, bu kurmacanın dışına hiç çıkmamış. Stajyer bu kurmacanın geçici bir parçası olurken hancı kadın ve hayvan gömücünün arasındaki ilişkiyi de anlamış. Sevişiyorlar ama yavan, hayvandan bir farkları yok, çürüyorlar, kadının kocası hapiste ve para istiyor, kadın para göndermek istemiyor ama hayvan gömücü göndermesini söylüyor. Cezaevlerinde şartlar korkunç, Bernhard bunu zaten çokça anlattı ve yine anlatıyor. Adalet sistemi korkunç, hakimler aptal, avukatlar rezil, hapishaneler cani üretimi konusunda uzman. Hancı kadının kocasını ele vermesi -cinayet, ihbar- bütün bu kokuşmuşluğun üzerini kapıyor; adamın hapisten çıkması halinde her şeyi öğrenecek olması en büyük korku kaynağı. Sebebi Weng. Hiçbir şeyin olmadığı bir yer Weng, hiçbir yer. İnsanları erdemden uzak. Weng'i ressamın çocukluğunun geçtiği meskenle kıyaslıyorum, çürüyen kentlerden bir farkı yok. "Kendilerini icat edenlere karşı öfkelenen kentler." (s. 66) Ve çocukların büyüklerden çok daha uçurumlu olması nasıl bir olgudur? Ressamın çocukluğundan, gençliğinden, hiçbir zamanından uzakta yaşayamaması bir örnek. Tinle baş etmeye çalışan on dördünde bir çocuk, ellisinde bir adam. Hiç durmayan ve kaya gibi sabit bir gençlik. Meraklı, düşülen bir çocukluk. Zamansızlık. Etraftaki insanlarla sabit. Ne diyorlar? Ressamı biçimlendiriyorlar, kendi bedenleri ressamın sayısız mezarı haline geliyor. Ressam kendini yaratıyor ve ateşe atamıyor. Hayvan gömücü yontuyor; stajyere ressamın savaş zamanında Weng'de olduğunu söylüyor. Köylüler ona iyi davranmamış. Kız kardeşi de yanındaymış. Fransızların saldığı onca mahkumun ortasında kalmışlar. Ressam hiçlikle yüz yüze geldiği bu mekana geri dönmekte haklı, her şeyin en gerçek olduğu yer burası. Düşkünler evi de bir diğer mekan, stajyerle ressam köpekleşmiş insanların arasında yürüyorlar, ormanda yaptıkları gezintilerden bir farkı yok. Mühendisin kurulmasına yardımcı olduğu santral, köprü, demiryolu her şeyi yutacak, bu insanları da belki, yine de daha iyi diye bir şey yok, daha iyiye gitmeyecek hiçbir şey. Don herkesi çirkinleştiriyor, soğuğun baskını buzul çağının virüsünü sırtında taşıyor ve her şey buz kesiyor. Yakılan odunlar buzu kıramıyor, kışların birikmiş öfkesi. Stajyere neden orada olduğunu, neyi gözlemlediğini unutturuyor. Buz kesiyor stajyer, heykel gibi sabit, sadece izliyor. İnsanlar geçiyor, isimlendiriliyor ama öncesinde biraz sohbet, isimleri yüzlere daha iyi oturtuyor. Bernhard'ın hastane günlerinden kalma bir oyunu bu da. Kesinliğin olmadığı bir yer, insanın en kendi halinde olduğu. İnsanın olduğu yerde kesinlik yok, o zaman stajyerin gözlemlerinin de bir değeri yok. Neyi raporlayacak, raporladığı şey ne kadar doğru olacak, şüpheye düşüyor. Bu noktada iki hafta ileri atlayıp sona geliyorum, stajyerin asistana yazdığı mektuplar tanıyı koyuyor. Parçalanma. Daha da son: Bir gazetede ressamın kayıp ilanı yer alıyor, aranıyor ama yanlış yerde. Söylediklerine ve toprağın derinliklerine bakılmalı, donun erimesine yakın. Erimeyecek.

"Sözcükleri, sanki bir bataklıktan söküp çıkarır gibi çıkartıyor kendinden. Sözcükleri söküp çıkartırken, kanayarak söküp çıkartıyor kendini." (s. 124)

Hiçbir Bernhard metnini hakkıyla anlatamadım, bu da onlardan biri.

3 Aralık 2017 Pazar

Emile Ajar - Yalan-Roman

Okuduğum en rahatsız edici kitaplardan biri bu ama öncesinde günceye dönüştüreceğim bu yazıyı. Neden? Çünkü öyküler, şarkılar yeterince yük taşıyor, burası da taşısın istiyorum. Biraz daha hafiflemek istiyorum. Daha hafif.


İkinciyi bastılar, Baran, "Abi yollasana öykülerini oraya buraya, manyak mısın?" dedikten sonra yollamaya başladım. Geçen seneden beri yolluyorum, genelde cevap gelmiyor. Nadiren geliyor, o da ret. Daha da nadiren geliyor, öykünün basılacağına dair. Yani bir şey yazıyorsanız yollayın ve cevap beklemeyin. Tekrar yollayın, daha iyi cevap beklemeyin. En cevap siz beklemeyin, tamam? 

Öyküyü sırf bazı sanatçılar edebiyatımızın bir parçası olsun diye yazdım. Mikael Akerfeldt, Steven Wilson, Guthrie Govan, Jeff Loomis ağır toplar. Lera Lynn bile var, bunlar bilinsin istedim. Bir de öykünün adı Hafızadan Kurtulmanın Kaç Kadim Yolu'ydu ama değiştirmişler, bir bildikleri vardır diye düşündüm. Sonuçta güzel oldu. Dokuz ay + üç günlük bir çabanın ürünü. Diğer öyküler gibi sıkıntılı zamanlarda ortaya çıktı. Sıkıntısız bir zamanım da... pek yok. Düşününce. Zaten unutmanın özlemi üzerine. İyi oldu. Nihayetinde unutamadım, bir halta yaramadı. Yaramasını da beklemiyordum, ne beklediğimi de bilmiyordum. Kum tanesiymişim de taşlığımı özlüyormuşum gibi. Eğretilemeler de bir işe yaramıyor, insan dili yaratırken umutsuz bir çaba içine girdiğini biliyor muydu? Yazar, öleceğini biliyor muydu veya yazar kim olduğunu biliyor muydu diye bağlıyorum ve Romain Gary hakkında konuşmak istiyorum, yoksa anlam güdük, oyun oynandığıyla kalır. 

Gary'nin annesi film oyuncusu sanırım, görkemli bir kadın. Baba ortadan kaybolduktan sonra anneyle çocuk birbirlerinden güç alarak yaşıyorlar. Annenin birtakım maceraları oluyor anladığım kadarıyla, bu bir. Onca Yoksulluk Varken bu bağlamda okunmalı. Sonrasında Gary, Jean Seberg'le evleniyor, ünlü bir oyuncu o da. Birlikte film çeviriyorlar ama Seberg başka filmler de çeviriyor, Carlos Fuentes'le ilişkiye giriyor ve onun çocuğuna hamile kalıyor. Gary mevzuyu öğrenir öğrenmez kadından ayrılıyor, çocuk ölü doğuyor ve Seberg depresyona girip intihar ediyor. Bir yıl sonra da Gary intihar ediyor. İntihar mektubu ve diğer pek çok ayrıntı az bir araştırmayla bulunabilir. Metinde anlatıcının musallatlık kadınını Seberg'e benzettim ama emin değilim, sonuçta kimin kim olduğu halüsinasyonlar içinde belirsiz. Aslında belirli ama... Neyse, okura kalmalı. 

Başka bir mevzu, Ajar adıyla Goncourt'u ikinci kez kazanan Gary, Emile Ajar diye yeğeni Paul Pavlowitch'i -Pavlov benzerliğinden pis pis sırıtıyorum- öne çıkarır ve ödülü reddetmesi için yeğeninin avukatıyla irtibata geçer. Komite ödülün reddi diye bir şeyin söz konusu olmayacağını söyler, ödül Emile Ajar'ya verilir. Metinde dayıyla yeğen arasındaki çatışmalar bütün sıcaklığıyla yer alır, çatışmaların yanında bu süreç de verilmiştir ama yine kimin kim olduğuna takılıp kalıyorum. Gary, kurgularına etrafındaki insanlardan büyük ödünçler dökmeyi severmiş, o zaman bir yaşam arkeolojisi -şimdi uydurdum, kafama sıkın hemen- gerekiyor onun için. Pseudo metnin orijinal ismi, "mış gibi yapmak" karakterlerin çoğuna yayıldığı için dayısı tarafından akıl hastanesine yatırılan Ajar'nın -yeğen, dayı, gerçeklik boyutları işi iyice bulanıklaştırıyor- mış gibilerinden kafayı kaldırıp da düşünemedim bir. Bernhard'ın ve pek çoklarının dünyayı bir sahne gibi görmesinden anlatıcı da nasibini almıştır ve konuştuğu insanların -hayal ürünü olanlar dahil- hepsinin aslında oldukları kişiler olmadıklarını düşünerek içlerini doldurmaya başladığı, onlara roller biçtiği ve aynı şekilde kendine biçilen rolle kendine biçtiği rolün arasında bir yerlerde aklını kaçırdığı, bulduğu malumdur. Yazdığı metinlerde yaşamaya devam eder, karakterlerden birkaçını ödünç alarak bu metnine aktarır, içlerinden bazılarıymış gibi yapar, onlar değilmiş gibi yapar, Yahudilerin acılarını omuzlamış gibi yapar, var oluşun başından beri çekilen acıları sağaltır gibi yapar, İsa'yı kurtarmak için kendini feda eder gibi yapmaz, feda eder. 

Kitabın altını üstünü baştan sona çizmişim meğer, neyi nereye alacağım?

"Başlangıç diye bir şey yok. Herkes gibi, sıram gelince ben de doğdum, o zamandan beri de bir ait oluştur gidiyor." (s. 5) Kopenhag'da psikiyatri kliniği, Doktor Christianssen'in nezaretinde geçen zaman. Rol yapma alışkanlığının yıllardır kararlı bir şekilde sürmesi ciddi kişilik bozuklukları olduğunu gösterirmiş, Ajar"mış" topluma uymak için rol yaptığında deli olduğunu hissediyormuş asıl ama yapacak bir şey yokmuş, teni zaten kendi teni değilmiş, dili de öyle, Macarca-Fince öğrenmiş ki kimse anlamasın, kendine ait ve kendi iradesinde bir şeyi olsun. Görüldüğü üzere biri olmak için biri kılınmaktan başka yol olmaması adamımızı delirtmiştir. Ziyade olsun. 

Büyük bir heyecanla bir olayı anlatır ve "posta arabası saldırısı" beklentisiyle bitirir. Alakasız. "Konuyla ilgili olmayı kesinlikle istemiyorum." (s. 8) Müthiş bir buluş değil mi? "Calabi-Yau manifoldu bu teorinin odağında yer almaktadır ve yaprak sarması!" Kıkır kıkır güldüm, pek çok örneğini bulacaksınız. İlgili olmayı istemiyor ama ilgilendiriliyor, ister istemez, kendisini kendi yaratmamış olması bunun en büyük sebebi. "Bizzat kendim kurgusal olduğuma göre, belki de kurguya yeteneğim vardır diye düşündüm." (s. 10) Jahn mı diyordu, Wood veya, kurgusal olduğunun farkında olan karakterin dramından ve önündeki engin olasılıklar denizinden koca dünyalar çıkarılabilir. Burada dünyanın tam bir kurgusallıktan uzak olması -yazarın bu konudaki zıt olabilecek fikirlerini gözardı ederek söylüyorum- işi daha da ilginç hale getiriyor, Gary/Ajar/Pavlowitch/X nerede kurar, nerede gerçeklikten kopyalayıp yapıştırır emin olunamaz. Deli işi. "Yazın uğruna her şeyi kullanabilirmişim ben, kendimi bile." (s. 12) Macoute Dayı/Gary/Ajar/eeh, her kimse, savaşta ölmüş ama daha sonra işini ayarlamış biri olarak yaşamaya devam ediyor ve anlatıcıyı her ziyaretinde sinir bozuyor. Romain Gary'nin II. Dünya Savaşı'nda yıllarca savaştığını söylemeliyim burada, madalyalarından yol olurmuş. Bu dayı yazar aynı zamanda, yeğeninin sinirini bozmak, ensest ilişkiyle babası olma ihtimalini hatırlatmak gibi pek çok sebepten ziyaretçi. Masrafları ödeyen de kendisi. Sebebi var, terapi maksadıyla yazılanlar anlatıcının elinden çıkıyor ve sonlara doğru dayının elinde değerlendiğine dair şüpheler doğuyor. Anlatıcı deli olduğu için zaten güvenilirlik problemi var, doğrudur. Hangisine inanmamız gerekir, ikisi de aynı kişi olabilecekse, bu kurguda?
 
Anlatıcı var olmamaya çalışır, özetin özetini söyledim. Geriye doğru yaşamaya çalışır, iletişmemeye çalışır ama hiçbir zaman rahat bırakılmaz. Yayıncılar gelir, doktor gelir, dayı gelir, ortadan kaybolmamak için yeterli ölçüde rahatsız edilir. Roman yalandır, bir yazarın kendini açık etmemesi onun kaybolması için yeterli olacaktır ama insan, ürettiği şeyden kendini sakınamadığı için başarısız bir plandır bu. En sonda şu var: "Bu benim son kitabım." (s. 176) Son kitabın yazılış süreci son kitabın içindedir, anlatıcı/yazar/bizim Hüsnü Abi yazdığı şeyi açık ettiği an var olmayışını kanıtlama çabası çıkmaz bir sokağa girer. Belli bir yere kadar gidilir ama sonrası yoktur, kuyruğunu yutan yılan. Zaten o gidilen kadardır bu metin de.

Daha bir şey diyemiyorum, güçten düştüm, öylesi anlatılamaz bir şey bu. İki eliniz kanda olsa okumalısınız. Şöyle diyeyim, onca metin arasında yüz tanesi gerçekten sarsmayı başaracaksa bu onlardan biri. Hah.

Klip çektik bir de, onu koyayım. 0:32'deki herif benim.