17 Kasım 2017 Cuma

Luigi Pirandello - Biri Hiçbiri Binlercesi

Beş tanıdığın önünde beş Moscarda. Her bir tanıdık başka bir şey söylüyor. Moscarda iyi yaptı, kötü yaptı, başka bir şey yapabilirdi, ne yapabilirdi, ne olabilirdi, Moscarda kimdi? Ahvlediani Sivrisinek Şehirde'de bu beşi almıştır, garanti buradan almıştır, kendince konuşturmuştur. Aşırı yorumluyorum; altıncı kişinin orada olup olmadığını bilmiyorduk, anlatıcıya göre oradaydı ama okura göre orada olmayabilirdi. Oradaysa altı kişi nihayet yazarını bulmuş demektir. Ahvlediani'nin bunu düşünmüş olduğunu hayal ediyorum.

Bir dakika, Moscarda kim? Moscarda her arkadaşının önünde bir başkası oluyorsa arkadaşlarını birbiriyle tanıştırmaması son derece anlaşılır. Atay'ın Pirandello'yu beğendiğine dair bir şeyler hatırlıyorum, yanlış hatırlıyorsam üzülürüm ama Selim Işık'ın arkadaşlarıyla Moscarda'nın arkadaşları arasında pek bir fark yok gibi geliyor bana, daha doğrusu iki karakterin deliliği bir ölçüde kesişir gibi geliyor. Kesişmez mi? İkisi de sayısız parçaya ayrılmış, toparlanacak gibi değiller. Biri müntehir, diğeri niye öyle değil? Delirecek kadar gücü kalmış, ondan.

Moscarda? Ben kendisini dört yıl önce tanımışım, elim onun hakkında bir şeyler yazmaya gitmemiş. Şimdilerde yakın zamanlara dönüp bakıyorum, ikinciye pek bir şey okumamama rağmen bunları okuyorum. Unutmuşum ben Moscarda'yı. Belki o zamanlar o kadar parçalanmadığım için. Her şey tek bir çizgi halinde gidiyordu, yaşamaya dair ilkeler, bir sürü üfürme, avunmak için. Şimdi biraz daha parçalıyım, kırmızı çizgileri aştıkça daha nelerin olabileceğini düşünerek... Bütün benler içinde bir tanesi öne çıksa tamam, hepsi yan yana.

Moscarda da kim be? Adının "sinek" gibi bir anlamı var. Yirmi altı yaşında, babadan zengin, anadan doğma. Burnunun yamukluğunu anladığında, olduğu kişi(ler) olmadığını fark ettiğinde hayatı kayacak, kaymış halde karşımıza çıkıyor. Eşi, burnunun biraz sağa çarpık olduğunu söylüyor. Öyle mi? Hiç fark etmemiş ve keşke hiç fark etmeseymiş. Kulaklarının yamukluğunu, gözlerinin biçimsizliğini, kendisiyle alakalı farkında olmadığı şeyleri görür görmez varlığı bölünmeye başlıyor. Bölünmeleri son derece felsefidir, Pirandello felsefe eğitimi almıştır ve Husserl nam feylesofun etkisinde kalmıştır, bence. Fenomenoloji, öz/ne vs. tam kalemidir. Zaten Moscarda da Pirandello'nun kaleminden başka türlü çıkmazdı. Ahlak ve varlık felsefesi ağır toplar. Ahlak birey olmanın yanında, paket halinde geliyor.

Moscarda kim olduğunu kendisi de bilmiyor ki. Bakınız, siz, düşündüğünüz siz değilseniz yaşadığınızı nasıl bilebilirsiniz? "Yalnızca başkalarının görüp tanıyabildiği, kendim göremediğim bir yabancı." (s. 22) Dram karmaşıklaşınca delilikler de başlar. Herkesin gözünde, dahi kendi gözünde, doğanın gözünde biri, hiçbiri, binlercesi. İçte bir yabancı, kaç insan tanınıyorsa o kadar yabancı. Kendi olamayan bir kendi. Aynaya bakılır bir an. "Niçin ben olmalıyım, böyle, bu adam?" (s. 30) Bir nedeni yok, algılarımız bu yönde işler, toplum buna şartlandırır, bilincimiz bunun üzerine kurulur ama kısa devre oluşursa eğer, bunlar ortadan kalkacaktır ve ben artık ben olmaktan çıkacaktır. Sayısız gerçekliğin, sayısız kimliğin arasında insanın kendim diyebileceği bir parçası kalır mı? Yitirilenler arasında nesnelerin, hayvanların doğası da vardır, Moscarda bir kuşun ötüşüyle sandalyeye indirgenmiş bir ceviz ağacının gıcırtısını iletişim öğelerine çevirir. Yıllar boyunca itinayla kurulan, bilimsel kuralları sıkıca bellenen dünya kaybolup gitmiştir. Her varlığın insanın anlayamayacağı bir ölçütte değeri olabilir, bunu nasıl bileceğiz? Bilemeyeceğiz. İnsan böyle bir şeyi ancak sezebilir. Yıkılmaz bir duvar gibi sağlam kurmuşuzdur algıladığımız dünyayı. "Hayır beyler. İnsan kendi kendisini de bir malzeme gibi kullanır ve kendini kurar, beyler, tıpkı bir ev gibi. (...) İstemimiz birazcık bocalamaya, duygularımız azıcık değişmeye görsün, hoşça kal gerçekliğimiz!" (s. 61) Sezilenden uzak durmak gerekir, aksinde her şeyin yerle bir olması işten değil. Moscarda'nın şanssızlığı, karısının yıkımı ansızın başlatması.

Moscarda'nın kim olabilirliği kaç adımda sonuçlanıyor? Deliliğin eyleme dökülmesinden önce parçalanması gereken çok şey var. Aşırı yorum insanları tekrar kurmayı sağlar, Moscarda herkesin farklı yüzünü görür, tabii kendinin de. Karısının yarattığı bir Moscarda imajı vardır, bu imajla yüzleşilir ve esas oğlanımız karısının gözünde de farklı biri olduğunu görür. Binlerce beni yıkması gerekmektedir, yoksa kafayı yiyecektir. Yıkar. Herkesin gözünde farklı bir kimliği olduğu için genellenmiş yönüne saldıracaktır.

Moscarda acımasız bir kişi mi? Babasının bedavaya oturttuğu zavallı bir adamı ve ailesini evlerinden atar, ansızın. Halk onu yuhalarken noterden bir adam gelir, Moscarda'nın adama bir ev bağışladığını söyler. Herkes ona deli olduğunu haykırır. Bu bir. İki, babasının bankasını iflas ettirmek için parasını çekmeye karar verir. Kendisini tanıyan ve bankadan çıkarı olan herkes yine deli olduğunu haykırır. Tek bir kimlik, anlıyor musunuz? Delirmemek için delirmesi gerekiyor. Günlük davranışları da değişir, bilinçli olarak delilikler yapmaya başlar, saçmalar, tuhaf hareketler sergiler. Biri olabilmek için. Olabilir mi?

Bende Telos'tan çıkanı var. Mayıs 1998. Şadan Karadeniz çevirmiş, diğer yayınevlerinden çıkan halleri hakkında bir fikrim yok.

Moscarda kim olduğunu yine bilemese de kendi içinde değil, dışarıdaki her şeyde bulur kendini. Mezardan kurtulmuştur. Şununla bitiriyorum:

"Binlerce tehlikenin kuşattığı,
Bitkin, donuk, binlerce korkuyla ürperen...
Ben... bedenden bir mezara,
Ölmeden gömüldüm."

William Cowper

16 Kasım 2017 Perşembe

Manfred Jahn - Anlatıbilim

Kurmaca Nasıl İşler?'den önce okunursa daha iyi bir okuma yapılmış olur.

Jahn'ın internette yer alan incelemelerinin bir bölümünün çevirisidir. Çevirmen Bahar Dervişcemaloğlu, önsözünde anlatıbilimin Batı'daki okullarda müfredatın temelini oluşturduğunu, bizdeyse pek sallanmadığını söylüyor. Doğrudur; edebiyat eğitimi bizde -istisnalar hariç- edebiyat tarihçiliği ve tasnifçilik üzerinden yürüyor. Anlatım tekniği öğreneyim, şu kuramın edebi yansımasını göreyim derseniz o iş zor. Şeye benzetiyorum, muhteşem müzisyenler doyumdan uzak müziğe yamanırlar, ev geçindirebilmek için. Arada bir iki albüm çıkartırlar, borç harç. Fusion veya caz, her neyse, bunu da yapmasalar heba olmuş deli yeteneklerden bir mezarlık oluşurdu. İşler böyle yürüyor ne yazık ki.

Jahn, hikâye anlatımının öğelerini adım adım açar, kurmacadaki zamanı, mekanı ve anlatım biçimlerini örnekleriyle açıklar. Açıkladığı gibi birçok metinden örnekler de verir, mesela Holden Caulfield'la Otomatik Portakal'ın Alex'i. Bambaşka insanlar, anlatımlar. Neden? Çünkü edebiyat. Dallanmadan önce anlatının bir noktasında buluşurlar, hikâyeleri kendi ağızlarından dinleriz ama uçlara doğru ilerledikçe çeşitli yönlerden ayrılırlar. Jahn bu ayrışmanın niteliklerini maddeleştiriyor. Aynı şeyi Cem Akaş da yapmıştı, denemelerinden birinde. Saçmanın tipolojisiyle ilgileniyordu sanırım. Çok komikti. İse'de olabilir, olmayabilir.

Giriş bölümü. Jahn bir kitapçıya soktu bizi, kitaplara bakıyoruz. Tayatora, roman, öykü, ne varsa. Hepsinin bir anlatı dünyası var. Biz roman seçiyoruz bir tane, elimize alıyoruz ve Jahn o noktadan sonra bizi yönlendiriyor. Bu bölüm genel bir derleyip toparlama, özet olarak değerlendirilebilir, incelemede yer alan kavramlar ve terimler bu bölümde açıklanır. Örneklendirme kısmı müstakil bölümlerin içinde ayrı ayrı ele alınır. Ses vardır mesela, anlatı sürerken, "Kim konuşuyor?" diye sorarız ve aldığımı cevap bize sesin sahibini, anlatıcıyı verir. Alex'in anlatısını düşünürsek orada kişisel tecrübe anlatısı denen bir nane ortaya çıkıyor. Anlatıcı belli, dinleyen de belli ama tam da belli değil. Barthes'ın "kağıttan bir varlık" sözü alıntılanmış, Alex kağıttan bir anlatıcıysa okur da kağıttan bir okurdur, yani gerçek yaşamdaki halimizi değil, metnin içindeki okurluğumuzu da düşünmemiz gerekir. Bu şuna benziyor, bir metni okumaya başladığımızda oyuna dahil olduğumuzu baştan kabul ediyoruz. Kurmacanın karşısında/içinde kendi personamızla bulunuyoruz ve hikâyeyi bu şekilde izliyoruz.

Homodiegetik ve heterodiegetik anlatılardan ilki bize hikâyedeki karakterlerden birinin anlatıcı olduğunu, diğeri de anlatıcının hikâyede karakter olarak yer almadığını söyler. Temel açıklamalar bunlar, yoksa aralarında sayısız geçiş yaşanabilir, şamatalar yaratılır ve Holst'un Hayaletler nam öyküsünde olduğu gibi mevzunun içinde değilmiş gibi yapan anlatıcı, metnin son cümlesinde her şeyin tam ortasında yer aldığını, belirli bir şey olduğunu söyleyebilir. Tolstoy, Dickens, Hardy gibi yazarların metinlerinde genellikle yetkili yazar anlatı durumu olduğu söyleniyor. Bu adamlar kendi çağlarının panoramasını sunarken sarsılmaz, derin bir sesle anlatılarını kurarlar. İşin içine Hemingway, Woolf, Kafka gibileri girdiğinde, hele hele Oulipo ve Yeni Roman gibi uçarı akımlarda anlatıcı mevzusu iyice karışıyor. Özellikle James ve Hemingway'in pek sevdiği iç odaklanma tekniği üzerinde duruluyor ki "başkasının -figürün- gözleri, okurun bilinci" gibi bir şekilde açıklanabilir. Son olarak serbest dolaylı söylem gelsin. Arada "Tanrıya şükür" olsun, "İyi ki böyle oldu" olsun, pek çok öznel ifadeye rastlarız. Üçüncü şahıs söyler bunu. Üçüncü şahıs bunu kendi mi düşünür, karakterine mi düşündürtür, neydir olay? James Wood, Kurmaca Nasıl İşler?'de bu konunun üzerinde özellikle durup başarılı ve başarısız örneklerini verir, Jahn ise sadece ne olduğunu anlatıp geçer.

İkinci bölümde anlatıbilimin kaynaklarını görürüz. Eh, sanatın kavramlaştırılma çabalarının başladığı Antik Yunan'a kadar yolu var. Platon ve Aristo'nun mimesis-diegesis ayrımından bahsedilir ve kurgusal veya kurgusal olmayan anlatı biçimleri incelenir. Anlatısal bildirişim konusunda metalepsis önemli bir kavramdır, kabaca homodiegetik anlatıcının hikâye içinde olduğunun farkına varmaması esasına dayanır. Stranger Than Fiction gibi filmlerde, pek çok metinde ve dahi tiyatroda düzeyler ihlal edilir, karakterler bir kurmacanın içinde olduklarını anlarlar, kurmacanın içindeki yazarı öldürmeye çalışarak özgürlüklerine kavuşmaya çalışırlar falan, bir dünya curcuna.

Gerisini ortaya karışık yapıyorum. Odaklanma konusu. Çeşitleri var. Birkaç karakterin gözünden bir olayı görürüz, birkaç karakterin gözünden birkaç olayı görürüz, neler neler. Mrs. Dalloway misal. Faulkner ikinci misal. Başlama noktası da önemli bir hal alıyor burada, bir hikâyeyi anlatmaya başlarken nereden başlayacağız? Öncesi, sonrası, ortası? Öncesini biri, ortasını başka biri mi anlatacak? Benim başarısız öykü denemelerimden biri, iki karakterin arasında saniyenin milyonda birlik boşluğunu düşünceleriyle doldurmaya çalışan atomların konuşmalarından oluşuyordu. Kilgore Trout öyküsü gibi, tövbe yarabbi... Portnoy'un Feryadı'nı hatırlıyorum; terapinin başından sonuna akan bir yaşam ve final: Portnoy feryat eder.

Metindeki zaman ve güncel zaman ilişkisi açısından müthiş bir yazarı, Ersan Üldes'i önerip bitiriyorum. Zafiyet Kuramı'nı okuyun.

Bu kitap ne işe yarar, okuduğunuzu çözümlemek için iyidir. Anlatım tekniklerinin anlaşılması için iyidir. Yazmaya niyetliler için iyidir.

15 Kasım 2017 Çarşamba

Kurt Vonnegut - Daha Ne Olsun

Öğrenciler Vonnegut'ı seviyorlar. Başka türlü düşünmeyi gösterdiği için? Belki. Savaş karşıtı olduğu için, bu kesin. Birçok sebebi var, bana yeten kısım erdeme ait olan. Ateist Vonnegut, İsa'yı dünyanın en kral, en harbi adamı olarak görüyor. On Emir'e karşı İsa'nın merhameti. Yukarılarda birinin kafası karışmış olabilir ama adamın biri çıkıyor ve diğer insanlar için tahtaya geriliyor. Korkuyor, yalnız kaldığı için hayal kırıklığına uğruyor ama herkesi kurtarıyor. Yüce gönüllülük. Herkese lazım olduğunu söylüyor Vonnegut, aynı fikri meşrepten olan Remarque'ın söylediği de bu. İyi bir insan olmak, olabildiğince az sayıda kalp kırmak, ne bileyim, bunun gibi şeyler. Ucundan Orhan Gencebay'a iliştiriyorum, o da insan gibi sevmekten, onurdan ve fedakarlıktan bahseder ya. Neyse, bu mezuniyet konuşmalarında iyi bir adam olmanın yanında pek çok şeyden de bahsediyor Vonnegut, bakıyorum.

Birkaç konu birden fazla konuşmada tekrar ediliyor, yer yer bahsederim. Sıradan gideyim. Dostu Dan Wakefield'ın yazdığı önsözde bu uçarı adama dair çok şey buluruz. Konuşmalarının özetidir aslında. Vonnegut'ın külte dönüşmesi olayı mesela; adam ne gençliğin sözcüsü ne de karşı-kültür kahramanı olmak istiyordu ama oldu, canı sıkıldı. "Karşı-karşı-kültür" figürü olduğunu söyler Wakefield, tamamen özgün bir adam, kalıplara sığmayacak kadar kıpırtılı. Tamamen orijinaldir, orijinalliğini sıkıntısından alır. Blues severdi çünkü köleleri anlayabiliyordu, sıkıntıları ortadan kaldıramasa da odanın köşelerine süpüren bu türü pek severdi. Uyuşturucu kullanmazdı, Jerry Garcia'yla takılmış ve hiçbir şey olmamış mesela, çok ilginç. Bu da sıkıntı gidermiyor. Hayattan daha fazla hoşlanmak için sanatçılara ihtiyaç olduğunu söylüyor, kendi sanatını da bu bağlamda değerlendirebiliriz. Vonnegut okumak sağaltıcıdır, aksini söyleyen bu işten zerre anlamıyordur. Sağaltır; ruhu hafifletip mutluluğa meylettirir. Bir de yazar adaylarına noktalı virgül kullanmamalarını öğütler Vonnegut, uyacağım. Bir süreliğine.

2007 yılında, 84 yaşında öldüğü zaman bile yazıyormuş. Kendisini de sağaltıyordu muhtemelen, bir gün delirmekle yazmak arasında gidip gelirken sıkı bir karar verdiğini düşünmek hoşuma gidiyor. Tepesinde binlerce insan ölürken o bir mezbahada savaş esiri olarak tutuluyordu. Döndüğü zaman rahmetli ablasının üç çocuğunu yanına aldı, bir çocuk evlat edindi, kendisinin de var üç, etti yedi. Yedi çocuk, muharip bir antropoloğun eline bakıyor. Indianapolis Üniversitesi'ni bitiremedi, tezini kabul etmediler. Bu kısmı özellikle ilgimi çekti, öğretmenler hakkında söylediği onca sözden sonra. Kilgore Trout için Vonnegut'ın alt benliği olduğu söylenir, muhtemelen doğrudur ama tamamen değil. Kıdem sıralamasında en aşağıda bulunan bir profesör, Vonnegut'ın üniversiteden tez danışmanı olan hoca sanırım Trout'ın önemli bir bölümünü teşkil ediyor. Adamın uçuk kaçık fikirlerinin yanında anında fikir üretebilme yeteneği de var, herif zaten inanılmaz yaratıcı biri ve temayüllere uymadığından yükselmesi zor. Tencere kapağını buluyor denebilir; Vonnegut tezi yazıyor ve ertesi sene okulu bitiremeden çalışmaya başlıyor. Zor yıllar geçmiş olmalı, yazarak doldurulan yıllar... Her şeye rağmen bir zaman, bir noktadan dokunan insanlar unutulmuyor. Çok yaşa uçuk profesör! Radikal fikirlerini nereden edindiğini soruyorlar Vonnegut'a, Indianapolis'in devlet okullarından edindiğini söylüyor. Ortabatı'dan dingil çıkmaz, bu güzel sözü birileri not alsın.

Vonnegut'ın konuşmaları da yazımı gibi, aynı. Oraya pek girmeden konulara değineceğim.

Erginlik ayini. Savaşa gitmeye, çocuk doğurmaya gerek yok. Eğitim yeterli. Her mezunu gözlerinden öpüyor Vonnegut, A Nesli olduklarını ve dünya boka battığı için üzülmemeleri gerektiğini söylüyor. Hiçbir şey için geç değil, A en başta zaten. Dünya hep boktandı, önemli olan daha az boktan bir hale getirmeye çalışmak. Çalışmak, para böyle gelir. Aşk için temiz giyinmek ve her daim gülümsemek yeter. Bunlar da erginlik ayininin parçaları. Savaşa gerek yok. Savaş saçmalık. Hiçbir zaman doğrudan bir iyiliğe yol açmadı, dolaylı olarak kazandırdıkları onca acıya değmez.

Okurken iki kez kahkaha attım, biri burada. "İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'dan Indianapolis'e döndüğümde amcalarımdan biri, 'Şu işe bak,' dedi, 'tam bir erkek gibi görünüyorsun artık.' Boğazına sarılmak gelmişti içimden. Sarılsaydım amcam, öldürdüğüm ilk Alman olacaktı." (s. 24) Müthiş, cinsiyet rolleri üzerinden topluma bir güzel giydirir Vonnegut, bu sadece bir örnek. Laf arasında Arthur C. Clarke'ın Çocukluğun Sonu nam romanından bahseder. Sıkı romandır gerçekten, hayretle okumuştum. Neyse, orada ışık benzeri bir şeye dönüşüp dünyayı terk eden, atalarından akıl almaz biçimde farklılaşan insanoğlundan bahsedilir. Vonnegut böyle bir değişimi yeni mezunların hayat karşısındaki heyecanıyla eşleştiriyor. Ekliyor bir de; bu en iyi bilimkurgu metinlerinden biriymiş, geri kalanlarını kendisi yazmış. Komik adam Vonnegut. İroni yapmıyorum.

"Saçmalıyorum çünkü feci acıyorum sizlere. Hepimize feci acıyorum. Bu konuşma biter bitmez hayat yine acımasız olacak." (s. 23) Büyülü bir an sona erecek, herkes bir şeyin peşinde koşacak ama Dağdaki Vaaz unutulmadığı sürece hiçbir şey boşa olmayacak, yani rüzgâr her şeyi alıp götürmeyecek. Can sıkıntısı işe yarar bir şeye dönüştürülecek, aileler kurulacak, bilinç paramparça hale gelecek, toparlanacak, neler neler olacak. Hayat... Sevgisiz her bir an kayıp, çok sevmek öğrenilecek o zaman.

Birçok konu var ama bitireyim, Alex Amca'yı anlatmam lazım. Vonnegut'ın sevdiği amcası yazın elma ağacının altında sohbet edip limonata içerken bir anda herkesi susturur, "Daha ne olsun?" dermiş. Eh, mutluluk anlarını yakalamak çok zor, bu konuda yetenekli değiliz, o zaman yakaladığımızda bir sözle, bir temasla, bir bakışla akla kazımak gerekiyor.

Bitiremiyorum, modern zamanlar. Feci ölümlerin bir işe yaradığını söyler Vonnegut, en azından izleyenleri eğlendirir. Filmi çıktı, görse şaşırmazdı. Bir de şu: "Ivır zıvır alabilmek için çantanızdan para araklayan yapayalnız bir gerzek olsun istemiyorsanız çocuğunuzu TV ve bilgisayardan uzak tutun." (s. 38) Elimden gelse vallahi ne kadar geyik mevzu varsa alacağım buraya, olmuyor. Nobel'den bahsediyor bir yerde, işte o ödül olarak verilen paranın zamanında büyük bir miktar olduğundan, bilim insanlarının herhangi bir muktedirin etkisi altında kalmadan çalışmasına yeteceğinden bahsediyor, günümüzde durumun pek öyle olmadığını söylüyor falan, sonra oradan Big Bang'e, bilimlere bağlıyor. Antik Yunan'dan itibaren okulların girişlerine yazılan şeyler var ya, oraya geliyor.

"Fizik Bölümü'nün girişine ne yazmalı, biliyor musunuz? Tek bir kelime:

BOM!" (s. 59)

Umarım bir tek bana komik gelmiyordur, kötü hissediyorum ama deli gibi gülüyorum şunlara.

Sosyalizm, faşizm, eve dönmek, evden uzaklaşmak, adalet, iyilik, neler neler... Deli keyifli konuşmalar bunlar. Vonnegut çok ilginç, çok büyük bir adam.

İsahag Uygar Eskiciyan - Pause Anıtı

Bugün boş, dersim yok, çalışmıyorum ama çalışıyorum. Sabahtan öğlene Vonnegut okudum, iyi geldi. Üzerine Eskiciyan, o da iyi. Eskiciyan'ı biraz derinlere inenler biliyor; mühim yerlerde güzel işlerin yaratıcısı, öyküleriyle de kafa mikserliği yapıyor. Öykülerine orada burada denk geldiğimde bakardım, derli hallerini ilk kez okudum. İyi derlenmiş, yekun pek. Kendini ele veriyor bazı bazı. Öbür tarafından öyküleriyle bu tarafından öykülerinin sonları, damdan düşen finalleri pek benzer. Bazen.

Biyografisi ayrı bir öykü gibi okunabilir. Plüton kökenli Satürn vatandaşı, 1982'de üretilmiş, elsiz ve ayaksız. 12. yüzyıl ediplerinden. Mutlaka fanzin çıkaranlardandır, çıkarmıştır. Fanzin çıkarmadan yürümüyor bu işler, biliyorsunuz, bir yerlerden bir yerlere tutunmak, adını duyurmak ve edebi çete oluşturmak şart. Çeteye dair bir öykü var zaten, oraya gelinir. İlk öykü kitabıdır bu, dendiğine göre. İnanılırsa. Öyküyü ve inanmayı bir araya getirebilirsek. Mesela iki elmayla üç armudu toplasak ne eder. Bu bir soru değil.

Epigrafta tersten bir selam var, Gamze'ye. Umarım mutlusunuzdur ya da ayrıldığınız için mutlusunuzdur. Nedenini bilemiyorum ama alenen, ansızın sevgiye sempatim var. Mesela Casillas kendisiyle röportaj yapan kadını şap diye öpmüştü, meğer evlenecekler miymiş, evli miymişler, öyle bir şeydi. Samimi bir şey.

Pırr: Anlatıcının dedesinin kuşu artık ötmüyor. O kuşu da ötmüyor. Babaanne dert yanıyor, dede zaten dertli, çok sevdiği Pırr nam kuşu artık ötmüyor, öyle bakıyor. Bu iki kuş geride kalacak, öykü başka bir yere akacak. O zaman bu erotik karateye ne lüzum vardı, öyküde lüzumdan da bahsedemeyiz sanırım. Neyse, dede ve babaanne ölür, civardakiler yavaş yavaş ölmeye başlar, anlatıcının arkadaşı olan kiralık kuş katilinin de kolu kırılır, felaketler. Anlatıcı hasta olur, kuş her ölene şöyle bir baktığı gibi anlatıcıya da bakar. Son.

Babasının Şeyi: Güzel bir psikanaliz öyküsüdür. Anlatıcının arkadaşı Arat, bir sabah babasının şeyi olarak uyanır. Kafka olsa kalkıp giderdi sanırım. Neyse, bir penisle bir çocuğun pek de farklı olmadığı o anlar babayla arada ne birikmişse hepsinin toplamıdır. Çözülecek bir dert; Arat ne yapması gerektiğini anlar ve iktidarsızlık olarak babaya döner. Baba manen biter, Arat yaşamına geri döner, itinayla üfürülmüş bu hikâye de böylece biter.

Az Koy: Eskiciyan biraz boca ediyor sanırım, mizahı yığmadır.

Koyun adı Az, eşlerinden kaçıp çırılçıplak yüzmeye gelmiş adamla kadının önünden iki jeneratör geçer. Adamın mikrodalga fırınla kaçamağı vardır zaten, kadın da çiviyle eğlenceli bir flört dönemi yaşamış, sonra hayatına devam etmiştir. Jeneratörler önlerinden geçerken saklanırlar mıydı neydi, sonra çıkarlar ve yüzmeye devam ederler. Birinin ütü, diğerinin saç kurutma makinesi olduğunu hayal ediyorum. Jeneratörlerin. Belki onlar kendilerini öyle sanıyor olabilirler. Adamla kadını bilemiyorum, neyseler ne.

Kıpkısa öyküleri geçtim, okura anlık parıltı gördürsünler.

Bu Sefer: Kız, sevgilisinin telefonunu kurcalar ve arkadan girmekle ilgili bir mesaj görür. Adama da bir şey diyemez, telefon çalmaya başlayınca külotunun içine sokar ve inler. İntikam duygusu biraz sönmüştür belki.

Görsel öyküler. Bunun için uydurulan terimi bilmiyorum. Harfler kağıda dağılmıştır, denizin yüzeyini oluştururlar. "Kağıttan gemi" de kağıttan gemi formundadır. Şurada örnekleri var.

Aşırı dahi çocuğun eğitim sistemine sokulup heba edilmesi, havaya uçuracağı arkadaşına öykü yazdıran adam, Pause Anıtı'nın pause süresince dondurulanların yığılmasından oluşması, başlıklı ve boş sayfalı öykü, bir sürü deney.

Muzip ve mis öyküler. Almaz mıydınız?

14 Kasım 2017 Salı

Erlom Ahvlediani - Sivrisinek Şehirde

Sivrisinek katilini arıyor, roman yazarını arıyor, Pirandello da işe karışıp ortadan yok oluyor, şehir kimi arıyor? Şehir odağını aramıyor. Liriklere bağlıyorum: "There's nowhere to set my aim/So I'm everywhere" Sokak lambalarından sokaklara, her şey birbirinin üzerine inşa edilmiş ve iki yıl öncesinden devam ediyorum, şimdi. Yarıda bıraktığım çok yazı var, bu da onlardan biriydi. Artık değil. Yine tamamlanmayacak ama noktayı doğru yere koyacağım bu sefer. Sivrisinek Şehirde'de de yerini bulamamış bir nokta var, oradan oraya sürükleniyor ve anlatıcı/yazar noktayı bulamıyor. Kağıdın altında? Belki masanın altına saklanmıştır. Konabilecek en muazzam yere ulaşma isteği varsa eğer, Cimşer'in yıllardan sonra ilk kez sola saptığını söyleyen cümlenin sonuna gelmesi uygun. Olabilecek en güzel nokta, alışkanlıkların kırıldığı.

Komünist rejimin hiddetiyle karşı karşıya kalan Gürcü yazarlardan biri Ahvlediani, bir dolu öykü ve üç romanı var. Dedalus bir iki bastı, geri kalanını basacaklar umarım. Basmalı, bu şenliği bastıktan sonra gerisi de gelmeli. Yazarın en iyi romanı olduğu söyleniyor, benim de ikinciye okuduğum nadir romanlardan. O kaotik evrene tekrar girmek istedim. Tekrar içinde yaşamak istediğim kurgu sayısı az, bu onlardan biri. "Her şey, her şeyi hatırlatıyor bize. Cansız varlıklar bize canlı varlıkları hatırlatıyor. Soyut hisler belli objeleri çağrıştırıyor. Her şey birbirine karışıyor. Her şey kaosa doğru sürükleniyor." (s. 105) Yazarın karaktere dönüştüğü, taşın dünyayı anlattığı, daha nelerin ne olduğu bir şey. Ney? Neler? Çok!

Çok şey. İnsanların ve eşyaların birbiriyle büyük, kocaman çizgilerle bağlandığı. Bağlananların birbirinden duyduğu sızı, mutluluk ve onca duygu. En dışta bir amaç, unutulabilir. Yazar kendini bile unutmak, bir sabah sisi gibi dağılmak istiyor. Odasında oturuyor. Kül tablası dolu. Sayfalar önünde, başka hiçbir şeyin önünde olmamasını istiyor ve eline konan sivrisineği öldürüyor. Öldürmemeliydi, belki de öldürmedi, kim bilir? Sivrisinek katilini arıyor, bunu herkes bilir, bilmeyenler de kısa sürede öğrenir. Okurlarsa bunu.

Unutmak, anımsamak ve tekrar unutmakla ilgili bir metindir. Eşyalar, kişiler, onca şey bir yük haline geldiğinde yapılacak en iyi şey. Dalgalanmada güç bulmak. Amaç varsa eğer, hatırlamak ve unutmak ve tekrar hatırlamak.

Sivrisinek mavi gözlü, kurutulan bataklıktan kurtulan son canlı. Esintiye aşık olup şehre geliyor ve vantilatörlerin, otomobillerin, insanların rüzgarında adamı arıyor. Adam onu öldürecek, sivrisinek asıl yaşamına o zaman kavuşacak. Adam da acımasız olmayı öğrenir belki ya da kendinden başkasını düşünmeyi öğrenir, sivrisinek için sivrisineği öldürür. Öldürebilirse. Bütün bunlar her zaman tetikte olan anlatıcının araya girmesiyle, beş duyu organının ve ötesinin yardımıyla şeyleri biçimleyen yazarın tedirginliğiyle parçalanır. Derinden parçalanır. Anlatıcı Cimşer olduğu zaman şunu der: "Ne zaman parçalandığımı bilmiyorum, sivrisinekçiğim. Biri beni parçalayıp böyle bıraktı. Bir daha toparlanamadım. O, beni kim parçaladıysa, sanırım gitti. Her duygum, her günüm, her arzum, parça parça oldu ve hepsi, bir başına, amaçsız biçimde ortalıkta dolaşıyorlar. Birbirlerini bile tanımıyorlar. Bir zamanlar bir arada olduklarını da bilmiyorlar." (s. 113) Bu dağınıklık nasıl toparlanır, toparlanmaz. Bölümler bir araya geldiğinde bütünden fazlasıdır, ayrı durduklarında müstakil meram. Yetersizliğin gölgesi belirir, yazar o gölgeyi alıp masasının bir köşesine koyar. Onca şey, evrenin her bir zerresi biraz mürekkebe, biraz kağıda nasıl sığsın? "Ah, yazdıklarımı okuması için ateşe armağan ettiğim zamanlar, ne iyi zamanlarmış! Ateş çok iyi bir okurdur, çok dikkatli bir musahhihtir aynı zamanda ve her türlü hatayı düzeltir." (s. 17) Yazdıklarını ateşe atanları anlıyorum, daha iyisi için ateşin yorumu gerekir. Sayfaları neyle dolduracağını bilmeyen, masasının başında kendisini bir başkası gibi hayal eden, hayal etmekle kalmayıp karakter haline getiren yazar/anlatıcı metaforlardan medet umar, bir şeyi başka bir şeyi benzetme, başka bir şeyle açma çabası bir akışsa kendisi de kapılacaktır buna. Belki kapılmak isteyecektir ama bir taştır o, yerinden kıpırdayamayacaktır ve etrafında olup bitenlere, insanların başka taşları alıp denize fırlatmalarına imrenerek bakacaktır. Bir masa başında insan en fazla nereye gidebilir? Uzağa, evrenin ötesine. Gider gibi yapar. Gidecektir o halde.

Konudan iyice saptığını söyler yazar, sıklıkla da sapacaktır. Lia, Cimşer ve sivrisineğin hikâyesidir bu. Cimşer'i az çok bildik, Lia'yı bilelim. Çocuk. Her sokağın kendi göğü olduğunu iddia eder, kendisi gibi hayalci olmayan abisiyle anlaşılamamanın mutsuzluğunu yaşar. Bu sokak olayı ilgimi çekti. Çıkmaz sokak yatay düzlemde iyi, dikeyde bir ağacın göğe uzanan dalları sokağı çıkar hale getirir mi? Düşündüm.

Sivrisinek zehrini aktarır, Lia'yla Cimşer'i birkaç kez karşılaştırır ve onları birbirine aşık eder. Her şeyi birbirine aşık eder, belki de uzamın dağılmamasının sebebi bu aşktır. Neyse, öldürülemez bir türlü. Cimşer sivrisineği öldüremez ama Lia'ya kavuşacaktır. Kavuşsundur. Kabaca bir aşk hikâyesidir ama kabalığa cık cıklamak, defetmek gerekir. Holst'tan daha ötesidir, utanmadan bunu söyleyebilirim; Ahvlediani'nin kurmacası en olmaz yerlerden en olmaz şeyleri bağlar, çözer. Tam bir curcunadır bu metin, kaotik bir masaldır.

Göğsüme ağrı oturtan, günümü rezil eden ve bugünümü düşündüren bir bölümü alıp bitiriyorum, bu metni okumayanı da kınıyorum.

13 Kasım 2017 Pazartesi

Spencer Holst - Büyücünün Kızı

Hinlik: İşe Yarar Bir Şey'i izledim. Başlarda turuncuyla alakalı bir bölüm var, izleyen bilir. Senaryoyu Barış Bıçakçı'yla birlikte yazan Pelin Esmer, şurada turuncu mevzusuyla alakalı etkilendiği yazarı söylüyor. Bahsi geçen şahıs kitabı 2009'da yazmış. Şans; filmi izlemeden iki saat önce Holst'u okuyordum. Turuncu nam öyküde şöyle bir şey var. Skomsvold dalgayı Holst'tan çarpmış gibi gözüküyor. Film iyi, adeta bir Holst öyküsü zaten. Patterson havası da var biraz, eh, izlenir.

Holst bildiğimiz gibi. Olabilirin öykülerinin yazarı. Olamazın öyküsü nasıl olur, olur ama olabilir olan böylesi oyunbaz, ters köşeci olamaz. Bilmiyorum, Vonnegut böylesi taca atar mı okurunu, bilmiyorum. Robbins böylesi deli midir, bilmiyorum. Ginsberg bir övmüş, ucu bucağı yok. Ayna-evren, Kafka düzyazı-şiirleri, Poe, Mailer, fanteziler! Cage, aynı şekilde. "Sihirbaz" diyor Holst için. Cage kadar sihirbaz olsun, Holst gerçekten büyülüdür. Bakınız, Poe'dan bir epigraf var. Birkaç temel yasanın çiğnenmesiyle insanoğlunun sefaletinin ortaya çıkması. Cinnette huzur bulunması. Bunlar huzursuzlukla başa çıkma çabası, olabilir, herkesin kendi huzursuzluğu ve kendi sihri olduğuna göre kişiliğimi ikiye bölerek mutlu olabilirim, bir kediyi anneannemin yerine koyarak da mutlu olabilirim. Akli dengesi farklı bir noktadan sağlanan adam pencereye çıkıp, "Mutlu olmak istiyoruz ulan gebeşler! Ben ve diğer kişiliklerim!" diye bağırır, çöplüğünde boktaan düünyaanıın! Holst sadece bu değildir ama beni huzura erdiren noktası budur.

İlk kitap biraz daha hacimsizdi, bu iyi. Öyküye doyuyor insan. Aralardan çekip anlatacağım, hepsine nefesim yetmez.

Parlayan Mavi Ayak İzi: Doğum sertifikasına mavi mürekkeple basılmış dev bir ayak izi. Dover'ın beyaz uçurumlarına yansıtıldığında İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri alarma geçer, savaşın eşiğine gelinir. Bir düzine Hollandalı genç yapmıştır bunu, yakalandıklarında hakime Churchill'in doğum sertifikasını yansıttıklarını söylerler. Dava sürekli ertelenir. İşlenen suç kişinin hayaliyse unutup gitmek adalettir, böyle söylenir.

Uydurma Fransızca: Hah, çıtır çıtır yandı beyinler.

Anlatıcı bile anlatması zor der, kelime seçmede zorlanır. Adamın biri varmış, Fransızcaya benzer biçimde zırvalarmış, filmlerden aldığı replikleri evirir çevirir, yarı biçimsiz bir halde satmaya çalışırmış. Adam Paris'te sanat eğitimi almak için okurken kız arkadaş yapmış, kız bu sakat mevzuyu görünce adamın psikoloğa gitmesini söylemiş. Adam gitmiş, tuvalete girince yerdeki kıyafetleri görmüş. Sekreter doktora tuvalete giren iki farklı kişi olduğunu söylemiş ama tek kişiymiş bunlar. Diğeri İngilizce zırvalayan bir Fransız. Anlatıcı ne yapar, kişileri böler. Yetmez, anlatıyı böler. "Hikâyenin sadece bir sonu olabilir, sadece bir." (s. 38) O da neyse.

Başbakanın Dedesi: Denizayısı, denizaltı teftiş eden bir başbakana oyun oynar. Başbakan dedesini hatırlar, hayvan hakları konusunda acil kararlar alır ve bu kararlara denizayılarını özellikle dahil eder. Neden, çünkü periskoptan görülen denizayısı kafası dedesinin kafasıdır ve dedenin hayvanlar konusunda sıkı nasihatleri olmuştur. Falan filan.

10.000 Yansıma: Fransız İhtilâli. Köylüler asil bir Dük'ün evini basarlar, davetlileri öldürürler ve masada ne varsa elleriyle silip süpürürler. Tepede devasa kristal avize, beş yüz mum. Yavaş yavaş sallanır, ışık oyunları köylüleri hipnotize eder. Uyandıklarında hiçbir şey hatırlamayacaktır, böylece Dük'ün avizeyi yavaş yavaş sallayan kızı intikamını alacaktır. Kendisi de aşağı düşüp öldükten sonra.

Hermiston Seddi: Kayıp Kitaplar Kitabı diye bir kitap okudum, daha yeni. Stuart Kelly bu kitabı incelememiş, ilginç. R. L. Stevenson'ın yarım kalan bir kitabı. Holst kendince tamamlıyor. Oyunlu.

İskoç Viskisinin Hikâyesi: Alabama'da mısır şerbetiyle yapılan bir içki İskoçya'nın kuş uçmaz bir yerinde çok beğenilir. Tarifini bilen adam biraz şapşaldır, kandırılır ve müthiş içki böyle ortaya çıkar. Alternatif tarih öyküsü.

Hayaletler: Çocuklar gelir, evin içini meraklı gözlerle dikizlerler. Sessizliği dinlerken görürler ki tozlar uçuşur, ev terk edilmiştir. "Çocukların hepsi gösterini başlaması için bizim gelişimizi bekliyordu." (s. 95) Oha! Beni çok etkiler böyle öcülü, umacılı işler. Hele bu tür bir anlatı oyunu oynanıyorsa!

Aynanın Hikâyesi diye bir öykü var, sonsuz yansımada kaybolan bir adamla ilgili, anlatamayacağım kadar müthiş bir hikâye. Kediler, kuşlar, sihirbazlar, şairler, yazarlar, garip olaylar ve olağan gariplikler, Holst her şeyin yazarı. Borges'in de adını geçirir bir yerde, bence Borges öykülerini sevmiştir. Bu konuda kaynak aramalıyım. Siz de bu kitabı edinmelisiniz. Dedalus'a, Baran'a sonsuz teşekkür.

11 Kasım 2017 Cumartesi

John Berger - G.

Barnes'ın buçuklu dünya tarihinde cinsellik buçuksa bu metinde oran değişir, geri kalan her şey buçuk olur, cinsellik sınırları belirler.

G.'nin dünyanın en uzun yüzyılına pek bir şey kalmamışken dünyaya gelmesi bir, dünyanın en hızlı yüzyılında dünyanın en hızlı erotik karatecisi olması iki. Şanslıdır. İtalyan bir babadan olmadır, Amerikalı anneden doğmadır. İtalya'da burjuvaziyle işçi sınıfı çatışmaktadır, Garibaldi'nin İtalya'yı tek bir çatı altında toplamaya çalışmaktadır, sokakların barikatlarla süslendiği bir zamandır, insanların despotizmle mücadele ettiği zamanlarda olduğu gibi kurşunlar uçuşur, bir de uçak vardır, Alp Dağları üzerinden geçen ilk uçaktır, G. uçuş sevdalısı bir genç olarak bu uçağın ölümcül denemesini izlemek üzere oradayken yine bir erotiklik yapar. Sırayla anlatmak en iyisi sanırım.

İki mesele; karakterlerin yaşamlarındaki ikilemler, gerilimler dünya tarihiyle eşlenir. Her şey birbiriyle paralel ilerler, G.'yi zamanın ruhu olarak değerlendirebiliriz. Buna cinsellikle ilgili görüşler, G.'nin maceraları sırasında anlatıcının tutkuyu irdeleyişi dahil. Her bir macerada, ilerleyen zamanla birlikte değişen kimliğin farkları ortaya çıkar, görünüm değişir, gençliğin cinselliğiyle yetişkinliğin cinselliği arasında aynı heyecan varsa da farklı zevkler vardır. Farklı, kadınlar kadar farklı. İş cinsel organların çizimine varır, anlatıcı için yeterli derinliği sağlamanın yolu çizmekten geçer. Penis ve vajina, sonra yine bir penis, et tadımı, bir insanı tanıma yollarından belki en önemsizi, belki de en önemlisi. Bir anlamı yok, sadece bir yol. Neden çıkmaza yakın, yani sonlandığı halde neden onsuz olmaz? Metnin içinde bir yerlerde cevabı var. Anlatıcı dedim ama doğrudan Berger'in sesini duyarız, bu da ikinci mesele. Berger'in anlatı kurma çabasının somut bir mücadeleye bürünmüş, adeta bir savaş alanı atmosferi yaratmış hali anlatının kendini sorgulamasıyla belirir. Şeyler başka türlü anlatılamaz mı veya anlatılamayacak olan var mıdır, nedir, ne değildir, Berger bir yandan kendi yeteneğini ve edebiyatın gerçek karşısındaki kapasitesini sorgular, diğer yandan kurguyla gerçeği iç içe geçirir ve yaşam olarak anlatının sınırlarını genişletir. Metaforlar, benzeşimler, sanatın yaşam üzerindeki tasarrufunu belirler. Gerçeğin sanatı doğurması ve tersi.

İkinci baskının arka kapağında Tomris Uyar'la John Berger'ın birlikte çekildikleri çok güzel bir fotoğraf var, Google Paşa bulamadı, ben şuraya yükledim.

Bölüm bölüm gidiyor, ilk bölümden girdim.

G.'nin Livornolu babası, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadınla ilişkiye girer. Kendi ayakları üzerinde duran kadın, diğer kadınlar, kadınların tamamı mühimdir, Berger epigrafında Kadın Özgürlüğü Hareketi'ne selam eder, mücadeleci kadınları pek bir tutar. Eh, romanda kadınların ezildiğini pek söyleyemeyiz. Uyumlu kadınlar vardır en fazla, erkeklerin zıpırlıklarına uyum sağlarlar. Mesela G.'nin annesi mücadelecidir, evli olan Umberto'yla uzunca bir süre sevgili olur ve çocuğunu büyütmek için Umberto'nun önerdiği maddi yardımı reddeder. Umberto'nun eşini kıskanır, eş de Laura'yı kıskanır, farklı sebeplerden. Sonuçta yaşam sürer, bir erkeğin çocuğunu doğuracağı fikri Laura'yı ağlatır, girdiği delikten kendi çocuğunun çıkması fikri Umberto'yu dertlendirir, G. doğar. "Dünyanın yaşamında bir dakika geçiyor. Olduğu gibi nakşedilsin!" (s. 25) Garibaldi bir burjuva devleti kurulmasında zemin vazifesi görüyor bunlar olurken, masumluğu ulusun masumluğu olarak görülüyor. G.'nin masumluğuna benzer. Anneyle babanın günahı onun omzunda değil, artık annesiyle birlikte Paris'te. Büyüyor, babası yanında olmayacak ama çapkınlığı tuttuğunda her zaman oralarda bir yerde olacak.

İki. Laura yapamadı, annelik ona uymadı ve G.'yi İngiltere'deki kuzenlerinin yanına verdi. Beatrice ve abisi Jocelyn'in yanında büyür G., bu sırada anlatıcının İngiliz burjuvazisi üzerine değerlendirmelerini okuruz, çağın burjuvaziyi nasıl değiştirdiğini görürüz. Ardından Miss Helen gelir, G.'nin aşkı keşfetmesini sağlayan öğretmen. Pek zaman geçmeden şutlanır, G. okula verilir ve okulu pek sevmez, onun kafası para kazanmaya basmaktadır. İyi kötü eğitimini sürdürür ve iki adamla yaşadığı bir olay kafasını allak bullak eder. Adamlar G.'yi atların vurulduğu, kanın sel gibi aktığı bir yere götürürler, çocuğa gördüğünü unutmamasını söyledikten sonra ortadan kaybolurlar. Psikolojik olarak hassas bir dönemden geçen evladımız, belki de yaşamın her şeyi kapsayan doğallığını anlar, daha doğrusu en uç olayların bile son derece normal bir şekilde gerçekleştiğini sezer. İlerideki maceralarını ve acı sonunu sakin bir şekilde karşılamasının sonucu bu olabilir. Annesiyle babasını bir kez birlikte görür, vakit geçirirler ve bir araya gelememenin, iki insanın arasındaki en uzun mesafenin ne demek olduğunu anlar. Bu esnada sokak çatışmasının ortasında kalır ki tam bir serüven, kendisini kaçıran işçi kızların koruyuculuğunda zor yırtar.

Devamı için nefesim yetmiyor, okurun elinden öper.

"Betimleme gerçeği çarpıtır." Nerede dendiğini hatırlamıyorum, kitabın bir yerinde. Anlatıcı müzik notalarını, çizimlerini, gerçeklik algısını, uzam-ölüm ilişkisini ve pek çok şeyi bir arada kullanıyor, aklın sınırlarını zorlayan derinlikte bir anlatı kuruyor, çarpıtıyor ve olduğu gibi sunuyor. G.'nin kadınları ve seksin yaşamı doğurtan yaratıcılığı başlı başına bir olay. 1972'de Man Booker'ı almış, yakışır. Sorgulamalarıyla, derinleşme ve anlatım çabalarıyla müthiş bir roman.