15 Haziran 2017 Perşembe

Karl Ove Knausgaard - Karanlıkta Dans

"Bir sigara daha yaktım. Acelem yoktu, yetişmem gereken bir yer ya da görüşmem gereken kimsem yoktu." (s. 7)

Boşluğu bilirseniz sigara yakıyorsunuz, bilmezseniz ne yapmanız gerekiyorsa onun peşinden gidiyorsunuz. Ben vapurun gitmesini bekliyorum, iskele boş kalıyor. İnsanlar dışarıda bekliyor, deniz şu aralar turkuvaz. Eve gelip bir şarkı üzerinde çalışmak, bir şeyler yazmak istiyorum. Vapur geliyor, biniyorum. Kitabı açıyorum, Karl Ove benzer şeyleri düşünüyor. Yaşıyor da; öğretmenlik için Zonguldak'a yaptığım yolculuğun ve orada geçen iki yılımın yankısını Karl Ove'da görüyorum. Knasugaard'un yaptığı şey bizi kendi düşüncelerimizden, kendimizden kaçamayacağımıza inandıran bir anlatı sunması. Düşüncelerimiz neyse oyuz, Karl Ove da öyle, o zaman mutlak bir koşutluk sağlanıyor ve yaşanılanlar ne kadar farklı olursa olsun, kişilikler sayısız olasılığın katkısıyla ne kadar farklı biçimlenirse biçimlensin, değişmeyen iç sesin karşılığı bir yüzleşme olarak ortaya çıkıyor ve okuru çekiyor.

Salt bir otobiyografi değil, kuru bir anlatıda yer almayan birçok öğe mevcut. Yazar Karl Ove/anlatıcı Karl Ove/karakter Karl Ove arasındaki geçişler bir anlatım tekniği olarak kurmacanın enstrümanlarını oluşturuyor, bu bir. İkincisi de zaman sıçrayışları. Üçüncü kitapta Karl Ove'un -yanılmıyorsam- lise dönemlerini ve babasının estirdiği terörü görmüştük. İlk kitapta arkadaşlarıyla verdiği rezalet konser ve babasının ölümünün ardından uğradığı yıkım vardı. Buradaysa liseyi bitiren ve on sekiz yaşında öğretmenlik yapmak için Kuzey Norveç'e giden bir Karl Ove var, hiç bilmediği bir yerde ayakta kalma çabasından liseyi bitireceği yıla bir sıçrama yapıyoruz ve doğrusal bir zeminde hareket ederek ileri ve geri sıçrayışlarla, bazen oldukça derinleşen hikâyelerle çemberi tamamlayıp öğretmenlik günlerine geri dönüyoruz. Kargaşaya yol açacak bir anlatı yok, belirli izleklerle -baba, cinsellik, alkol, yazma güdüsü vs.- bağlantılar kuruluyor.

Bukowski, Bauer, Kerouac. "Toplumda yerini bulamayan ve hayatın getirdiği rutinden fazlasını isteyen, hayatın onlara armağan ettiği bir aileden fazlasını isteyen, kısacası burjuva toplumundan nefret etmiş, özgürlük arayan genç adamlar." (s. 9) Karl Ove onlardan biri olmak istiyor ve yolculuğa çıkıyor, kendi evi olacak ve durmadan yazacak.

"Zil çaldıktan sonra odadan çıkarken yorgunluktan bitmiştim. Savuşturulacak çok fazla şey, tolere edilecek çok fazla şey, görmezden gelinecek çok fazla şey, bastırılacak çok fazla şey vardı." (s. 53) Karar mekanizmasının sürekli, her an çalışmasının sebep olduğu zihinsel yorgunluk tam bir kabus, onlarca insanla uğraşmak gerçekten zor. Ne olursa olsun Karl Ove öğretmenliğe katlanabilir, yaşadığı küçücük yere katlanabilir, yazması yeterli. İşlerin yolunda gitmesini isteyen müdürü Richard'a, erken boşalmasına ve daha pek çok şeye gücü yeter, her ne kadar istifayı basıp memleketine dönmenin cazibesine ara ara kapılıyorsa da pes etmemek için enerjisi var. Öğrenciler küfürbaz ve kötü, baş edilecek gibi değiller ama iyi ilişkiler de kurulabiliyor ki Karl Ove'un devam etmesini sağlayan etkenlerden biri de bu. Müzik ve edebiyat da iki önemli kaide olarak yükseliyor; keşfedilecek çok grup ve yazar var. Genç bir adamın kendini inşa etmesinin sancılı ve keyifli sürecini takip ediyoruz, bu açıdan metin birçok şarkı ve kitaptan da beslenmiş oluyor.

İzleklerden gideyim. Baba. Karl Ove'un öğretmenlik macerasından önceki süreçte babasıyla ilişkisi son derece yıpratıcı, kendisinin de alkole ve uyuşturucuya bulaşmasında babasının büyük bir etkisi var. Anneden boşanıp başka bir kadınla evlenen babanın alkol problemi ve oğluyla kurduğu mesafeli, soğuk ilişki bir çocuk için yıkıcı etkiler doğuruyor. Abi Yngve'nin yaşadıklarıyla ilgili pek bir fikrimiz yok, zira bu konular pek konuşulmuyor. Katharsis sağ olsun, ister istemez kendi abimle ilişkimi düşünüyorum ve benzer bir noktaya çıkıyorum. Sanırım trajedilerin sessizlikle atlatılmaya çalışıldığı ailelerde susmak bir miras haline geliyor. Anneannemden anneme, annemden bize. Abimle sanırım hiç aşamayacağımız bir duvarla ayrıldık, yasını yirmi yıldır tutuyorum. Annemin sessizce ağlamalarının yasını yirmi yıldır tutuyorum. Yitirilmeye müsait sevginin yasını kendimi bildim bileli tutuyorum, bazen hepsini, her şeyi, beni oluşturan, biçimlendiren ne varsa hepsini bir silkinişle, boşluğa doğru atılacak bir adımla geride bırakmak istiyorum. Karl Ove'un anne evinden ayrılmasında ve kim olduğunu hatırlamayacak kadar içtiği günlerde bu kaçışın izini buluyorum, herkesin mücadelesi farklı biçimlerde ortaya çıkıyor.

Cinsellik. Adamımızın öğrencisine aşık olmasında ve kadınlara yaklaşımında tenasül organını bir türlü mesut edememesinin etkisi büyük. Karşısına birkaç fırsat çıktığını görüyoruz ama o kadar heyecanlanıyor ki mevzu tam başlayacakken boşalıyor, gerisi utanç. Finalde ne var, adam bir yazarlık bursu kazanıp Bergen'e dönüyor ve oradan bir kızla tekerlenmeli, güreşmeli anlar yaşıyor. Tam bir Bukowski finali; bir yıl boyunca öykü yazan adamımız muradına erdikten sonra erken boşalmadan kurtuluyor, öz güven kazandığı gibi -kendi deyişiyle- pompadan pompaya koşuyor. Bu uğurda evi dağıtmışlığı, annesinden papara yemişliği ve rezil olmuşluğu çok, adam hak etti yani. Kabız olmamak elde değil; insanın, "Lan dur bi', sakin ol!" diye bağırası geliyor. Neyse.

Babaya dönüyorum. Anneye göre babada büyük bir potansiyel vardı ama iç ve dış mihraklar bu potansiyelin açığa çıkmasına engel olduğu için akacak bir kanal bulamadı, birikip psikolojiyi harap eden bir hale büründü. Karl Ove ne yaptı, dinginliği içte aramaya başladı; kendine bir sürü plak aldı, kitap aldı, müzik eleştirileri yazmaya başladı ve kafayı cinsellikle bozdu, kendini mahvedecek ve geliştirecek ne varsa üzerine gitti. Sonuç: "Ben gerçek bendim, ama bu gerçek 'ben'ler birbiriyle örtüşmüyordu." (s. 310) Kendini tüketen bir çember. Neyse ki silinmeden bir uç verdi ve Karl Ove yaşamaya devam etti.

Bir günde bitti, son iki kitap. Üzülüyorum, siz de üzülmez miydiniz?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder